20 Eylül 2017 Çarşamba

“Kaf Dağının Ardında” ARTER 12 Eylül – 24 Aralık 2017

Kadın bedeni yine metalaştırıldı ve buna bir dur diyen de yok. Nedendir bilinmez ama kadın bedeni üzerinden söylemlerde bulunanların çoğunluğu da yine kadınlardan oluşmakta. Sanat eseri diye isimlendirdikleri çıplak kadın fotoğrafları, çizimler, videolar ve heykeller günümüzde tekrar tekrar karşımıza çıkmakta. Bunun bir örneğini de  “Kaf Dağının Ardında” isimli sergide görüyoruz.
Cadde üzerinden camekân vitrinden içeri doğru bakıldığında da görülebilen ilk sergi alanında dağınık bir vaziyette sergilenen renkli nesneler bulunmakta. Hayvanlar Âlemi isimli bu nesnelerin bazıları yerde ve bazıları da havada asılı bir vaziyette sergilenmekte. Sergide yalnızca bu nesneler teşhir edilmiş olsalardı dahi, tek başlarına tüm sergiyi göğüsleyebilirlerdi. Merdivenlerde Kibele, aynı katta diğer yönde sergilenen nesneler ise sergi salonunda sırasıyla; Çeşme, Cennet ve Ay Işığında Yıkanan Kadınlar isimleri ile bilinmekte. Çeşme ismi ile ziyaretçilere sunulan videoda; feminist sanatçı Canan kendi göğüslerini teşhir ediyor ve belirli bir süre sonra göğüslerinden süt damlalar halinde akıyor. Bunu ahlaki açıdan incelemek bile insanın yüzünü kızartıyor. Hele ki küçük çocukları veya ergen kızları ile sergiye gelenler için bu durum hayal kırıklığı ile sonuçlanmakta. Aynı kattaki küçük karanlık bir oda da bulunan video gösteriminde ise, dolunaylı bir gecede tepeye çıkmış ve yan yana dikilmiş bir vaziyette yüzleri aya doğru dönük bir şekilde uluyan kadınlar bulunmakta. Diğer eserler için ayrı ayrı bir tanıma gitmeyeceğim. Genel olarak sergide cinsel organları açık bir şekilde resmedilmiş, çizilmiş, videosu çekilmiş çıplak kadın figürü (sanatçının kendi vücudu)  ve erkek figürleri yer almakta. Bu sergi alanı içerisinde ziyaretçilere sanat eseri diye sunulan çıplak kadın imgesi, cinsel uzuvlar ve seslerin asıl sahibi bu işleri yapan ve feminist sanatçı olarak bilinen Canan isimli bayana ait.

Kadının bir insan ve anne olarak ne kadar büyük bir değere sahip olduğunu hepimiz biliyoruz. Kadın bedenini metalaştırarak onun üzerinden maddi kazanç sağlayanların da artık bunun farkına varmalarını ümit ediyoruz. Kadın bedenini artık rahat bırakın ve değerli olanı basitleştirmeyin. 

18 Eylül 2017 Pazartesi

Contemporary Istanbul 14 – 17 Eylül 2017

Bu yıl 12.’si düzenlenen Çağdaş Sanat Fuarı’na 42’si yabancı toplam 73 Galeri katıldı. Lütfi Kırdar Kongre Salonu ve İstanbul Kongre Merkezi zemin kat alanlarında düzenlenen fuar, dört gün boyunca İstanbullu sanatseverler tarafından büyük bir ilgi gördü. Fuara gelen ziyaretçilerin çoğunluğunu eğitimli ve genç sanatseverler oluşturdu. Girişlerin ücretli olması & yüksek olması öğrenciler ve maddi düzeyi düşük olan sanatseverler için biraz hayal kırıklığı yaşattı.

Dustin Yellin

Sanat akımlarının kurucusu olarak bilinen ve tasarladıkları eserler ile çağın ilerisini yaşayan ünlü sanatçılara ait eserlerin birçoğunu bu fuar içerisinde görmek mümkün oldu. Picasso’dan Jon Miro’ya, Banksy’den Do Ho Suh’a, Anish Kapoor’dan Françoise Nielly’e kadar birçok yabancı sanatçının eserlerini inceleme fırsatı yakaladık. Sergiyi gezerken biranda bir Picasso ya da Jon Miro eseri ile karşılaşan ziyaretçiler “vaay bu sergide Miro’da mı varmış & Picasso’da mı varmış…” heyecanı yaşıyor ve eserler ve ziyaretçiler ile hınca hınç dolu olan fuar alanındaki yorgunluğunu kısa süreli de olsa unutuveriyor. Yurtdışından gelen galericilerin çoğunluğu Londra civarından gelmişlerdi ve günümüzde popülaritesi oldukça yüksek olan sanatçıları temsil ediyorlardı. Bununla birlikte sergileme düzenleri de oldukça dikkat çekiciydi. Sergiledikleri eserlerin ne kadar değerli olduklarını bilen bir farkındalık ile panolara asmışlar ve etiketlerini de yine pano üzerine eserlerin sağ alt köşelerine sıradan bir kalem ile elle yazmışlar. Etiketler; performans sanatçısının ziyaretçilere sunduğu bir eser gibi duruyordu. Ülkemiz galericilerinin temsil ettikleri sanatçıların çoğunluğu ise televizyon ekranlarında her zaman görmeye alıştığımız sanatçılardan oluşturulmuştu ve eserleri diğer sanatçılara kıyasla ziyaretçileri pek fazla etkilemiyordu. Emre YUSUFİ’nin eserleri bu kategorinin dışında tutulabilir. Tabii ilerleyen tarihlerde sürekli olarak eserlerinin benzerlerini üreterek kendisini tekrarlamazsa… Ziyaretçilerin ilgisi daha çok farklı tasarımda ve farklı materyalde tasarlanan eserler üzerindeydi. Genel anlamda dekoratif olarak tanımlanabilecek üç boyutlu, büyük, renkli ve parlak eserler diğerlerine nazaran daha fazla ilgi gördü. Yorgunluktan Galerilerin ve sanat eserlerinin fazlalığından dolayı hiç kimse eserlerin sergilenme yöntemleri ile ilgili bir gözleme gidememiştir ya da başta düşündüyse bile sonlara doğru bu fikirden uzaklaşmıştır. Sergide gözden kaçırdığım bir eser var mıdır? düşüncesi ile aynı koridordan tekrar tekrar geçen ziyaretçiler, fuarın keyifli bir deneyim yaşattığı sonucunu vermekteydi. Sergiyi gezerken yorulan ziyaretçilerin arada bir mola verme imkânı bulabilmesi ve zemine serilen yumuşak yapay çimenlere oturabilmesi de güzel bir hizmet diyebilirim. Ayrıca koleksiyonerlerin satın almak istedikleri eserleri yurt dışına gitme zahmetinden kurtularak bu fuar içerisinde bir arada bulabilmeleri de kendileri açısından ayrı bir kolaylık sayılabilir. Koleksiyonlarına katmak istedikleri eserleri ellerinden kaçırmamak için ilk günden fuarın kapısında beliren koleksiyonerlerin, galeri sahipleri ile iletişime geçmeye çalışmaları bizlerin sanata destek veren kişilerin varlığına tanık olmamızı sağlıyor ve sanat piyasasının devamlılığı hakkında zihinlerde olumlu bir fikir oluşturuyor.



Françoise Nielly

Genç ziyaretçiler ise sanat eserlerinin yanında durup selfie çekiyorlar ve dokunmamaları gereken eserlere umursamazca dokunarak ve yaklaşarak nasıl yapıldıklarını anlamaya çalışıyorlardı. Bu duruma karşın bir anda kendilerini büyük bir kalabalık ve kargaşa içerisinde bulan yabancı Galericilerde yorgunluk ve bitkinlik kendini gösteriyordu. Bu yorgunluk büyük ihtimalle eserler hakkında bilgi paylaşımında bulunmaktan ziyade ziyaretçilere sürekli olarak eserlere dokunmamaları ve yaklaşmamaları konusunda uyarılar yapmak zorunda olduklarından kaynaklanıyordu. Ne yazık ki Türk insanının doğasında “dokunmanın” ne kadar büyük öneme sahip olduğu ve bu davranışlarını kıramayacaklarını fuar alanında deneyimleyerek öğrendiler J. 

Nemo Jantzeen

17 Temmuz 2017 Pazartesi

Arter “Görme Biçimleri” Sergisi 02 Haziran – 13 Ağustos 2017

     Küratörlüğünü Sam Bardaouil ve Till Fellrath’ın yaptığı serginin çoğunluğu yabancı sanatçılardan oluşmaktadır. Sergi girişinde görevlilerin ziyaretçilerin hizmetine sunduğu kulaklıklar bulunmakta. Bu kulaklıklar ziyaretçilere ücretsiz olarak kullandırılmakta ve sergide yer alan eserler hakkında ki bilgiler dijital olarak ziyaretçilere dinletilmektedir. Ziyaretçi hangi eserin önüne gelir ve incelerse o eser hakkında bilgiler anlatılmakta.

      Sergi için Türkçe ve İngilizce olarak küçük kitapçıklar hazırlanmış ve bu kitapçıklar içerisinde sergi düzeni ve eserler hakkında kısa bilgilere yer verilmiştir. Kitapçıklar içerisinde; sergilenen eserler her katta düzenli bir şekilde sıralanarak kitapçıkta sergi düzenine göre gösterilmiştir. Kulaklık tercih etmeyen ziyaretçiler bu küçük kitapçıklarda sergi düzenine göre numaralandırılmış eserler hakkında ki bilgilendirmeleri kendisine rehber olarak tercih etmektedir. 41 adet eser zemin kat, birinci kat ve ikinci kat olarak her kata düzenli bir şekilde paylaştırılmış. Genel olarak kavramsal eserlerin bulunduğu bu sergide etkileşimli eserler oldukça ilgi çekmektedir. Eserlerin yanlarında duvara asılı her hangi bir etiket bulunmadığı için incelediği eser hakkındaki bilgileri ziyaretçinin kendisi keşfetmelidir. Mesela Gustav Metzger isimli sanatçının eserleri etkileşimli nesnelerdendir. Kitapçık içerisinde birinci kat 25 (Tarihi Fotoğraflar: Sürünerek Girmek…) ve 26 (Kâğıt Üzerine İşler) numaralı eserler Gustav Metxzger’e aittir. Bu eserlerin üzerleri kumaşlarla kapatılmış bir vaziyettedir. Ziyaretçi bu eserleri ilk gördüğü anda yalnızca kumaşların yere serilerek oluşturulduğu bir nesne sanmaktadır. Fakat sergilenen asıl eserler bu kumaşların altındaki gizli işlerdir. Ziyaretçilerin bu kumaşları bir kenarından tutarak kaldırması altında gizlenmiş olan eserleri keşfetmesi beklenmektedir. Sergideki eserler kavramsal olarak bir bütün oluşturmuş olsalar da birbirlerinden farklı görsel öğeler içermelerinden dolayı ziyaretçinin zihninde bir yorgunluk hissi oluşturmamaktadır. Aksine; sergi tasarımı ve düzenindeki özen ziyaretçide her nesneyi aynı keyifle inceleme etkisi vermektedir.  Sıkılmadan ve yeni bir şeyler keşfetme heyecanı ile bir eserden diğerine hızlı bir şekilde geçme isteği uyandırmaktadır.

23 Nisan 2017 Pazar

“Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin”

23 Mart 1913 yılında İstanbul'da doğan sanatçı Abidin Dino, yaşamı boyunca sanatın farklı alanları ile iç içe yaşamıştır. Ressam, yazar, şair, futbol eleştirmeni, heykeltıraş, sahne dekoru tasarımcısı gibi alanlar sanatçının bilinen uzmanlık alanlarıdır. Fakat kendisinden bahsedileceği zaman “Ressam Abidin” olarak hitap edilmesini tercih etmiştir. 1933 yılında D Grubu ve Liman Grubu kurucu üyeleri arasında yer almıştır. II. Dünya savaşı yıllarında zorunlu olarak Adana’da yaşamıştır ve 1951 yılında ise Paris’e göç etmiştir. Sanatçı yaşamının sonuna kadar (1993) Paris’te yaşamış ve birçok farklı alanda eserler üretmiştir.

Sanatçı resim çalışmalarında çoğunlukla çiçekleri kendisine konu edinmiştir. Hatta 1977 yılı Mayıs ayının ilk haftası içerisinde İstanbul Vakko’da bir sergisinde yer alan çiçek temalı resimleri arasında koyu kırmızı fon üzerine beyaz renk ile resmettiği sade resimleri için mutluluğun resmi (yakın arkadaşı Ferit bey tarafından belirtilmiş) ifadesini kullandığı söylenmektedir. Bununla birlikte Abidin Dino’nun döneminin sanat ve edebiyat ustaları ile de yakın arkadaşlık içerisinde olduğu bilinmektedir. En yakın arkadaşları arasında Nazım Hikmet Ran bulunmaktadır. Gazete köşelerinde kaleme aldıkları yazılarında birbirlerine karşı göndermelerde bulunmaktadırlar. Bunun en belirgin örneklerinden bir tanesi ise; ülkemizde en çok bahsi geçen ve Abidin Dino ile özdeşleşen “mutluluğun resmi” yazısıdır. Öyle ki, bu kelime ile adlandırılan bir resim çalışması ise sanatçıya ait olduğu gibi yanlış bir düşünce ile hafızalarda yer etmiştir. Aslında sanatçının bu kelime ile isimlendirdiği herhangi bir eseri bulunmamaktadır. Usta şair Nazım Hikmet Ran’ın 1961 yılında yazmış olduğu ve eşi “Vera TULYAKOVA’ya” diye başladığı 443 dizelik SAMAN SARISI isimli şiirinin içerisinde Abidin Dino ile ilgili dizelere yer vermiştir. Bu şiirin son dizelerinde; “Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin” dizesi birkaç defa geçmektedir. Dolayısı ile şiirin isminden ziyade “mutluluğun resmi” ve “Abidin Dino” bağlantısı çokça tekrarlanmış ve zihinlerde yer etmiştir.
Nazım Hikmet Ran'ın kendi sesinden "Saman Sarısı" şiiri: https://www.youtube.com/watch?v=TZoxoWtc4B0


 Ayrıca dönemin gazetelerinden bir tanesinde (Cumhuriyet?) bu şiir yayımlanırken Amerikalı sanatçı Dianne Dengel’in bir eseri (Resim 1) bu şiirin görseli olarak ilişkilendirilmiştir. Gazetedeki bu resmin; nedendir bilinmez ama günümüzde Abidin Dino’ya ait olduğu gibi yanlış bir fikir ortalıkta dolaşmaktadır. 
Resim 1. Dianne Dengel
Abidin Dino heykel çalışmalarında ise “el” imgesini form olarak tercih etmiştir. Kendi ellerinin alçı kalıp dökümlerini defalarca almış, bazen tek bir form olarak kullanmış ve bazen de birkaç el formunu birleştirerek bir bütün halinde işlemiştir. Sanatçının heykellerinden bir tanesi anıt heykel olarak İstanbul Akaretler yokuşunun tepesinde Maçka, İTÜ İşletme Fakültesi’nin karşısında yer almaktadır (Resim 2). Bu anıt heykel Fatma Girik’in Şişli Belediye Başkanı olarak görev aldığı dönem içerisinde 1993 yılında kendisi tarafından yapılan bir girişim sonucunda meydana yerleştirilmiştir.
 
Resim 2. Abidin Dino, Anıt Heykel, Maçka Parkı, İstanbul.

19 Kasım 2015 Perşembe

GETTY MERKEZİ (Getty Center) – LOS ANGELES – ABD

      Sanatçı bir aileden gelen ve petrol zengini olan Paul Getty'nin topladığı koleksiyonla başlayan bu müze serüveni 1953’de bir vakıf kurulmasıyla resmileşmiştir. Mirasının büyük bir bölümünü sanat fikrinin gelişmesi için müzeye bırakan Paul Getty, yaşamı boyunca sanatı diğer işlerinden daha üstün tutmuştur. Kendisi gibi düşünebilen ve sanat programlarına fon sağlayıp bağışta bulunan açık görüşlü bir vakıf ve mütevelli heyetine sahip olduğundan dolayı müzenin gelişimi hızlı bir şekilde devam etmiştir. Getty Merkezini mimar Richard Meier post-modern bir formda tasarlamıştır ve inşaatına 1989 yılında başlanılmıştır; ancak 1997 yılında bitirilerek açılışı yapılabilmiştir. Tasarımında taş ve alüminyum levhalar kullanılan merkezin inşası için toplam 1,3 milyar dolar harcanmıştır. Los Angeles'ta bir tepenin üzerinde konuşlandırılan merkez içerisinde müze binası, vakıf binası, konservasyon birimi ve araştırma enstitüsü olarak düzenlenmiş 45 hektarlık bir alana yayılmış dört ayrı bina bulunmaktadır. Giriş alanın tavanı camlarla şeffaflaştırılarak gün ışığının içeri girmesi sağlanmıştır. Müzeyi ziyarete gelenler ve araştırmacılar için müzenin altında yedi katlı 1.200 aracın park edebileceği bir yeraltı park alanı da bulunmaktadır.     

      Dünyanın çok çeşitli sanat mirasının tanıtımı, korunması ve yorumlanmasında eleştirel ve sorgulayıcı bir bakış açısına sahip kültürel bir hayırsever kurumdur. Yenilikçi dijital anlayışı benimseyerek mümkün olan en fazla sayıda kişiye sanatsal araştırmalarını ulaştırmayı hedeflemektedir. Var olan koleksiyonlarını her geçen gün biraz daha genişleterek hem uzman bilim insanlarının hem de ziyaretçilerinin merakını kışkırtmayı başarmıştır. Müze düzenlediği kurslar ile “sanatın, beşeri bilimlerin, kültürel ve kamu politikalarının bir arada kullanılarak daha kapsayıcı canlı bir sivil toplum nasıl oluşturulabilir?”in cevabını bulmaya odaklanmıştır. Los Angeles'ın kültürel yaşamında toplantılar düzenleyen bir katalizör görevini üstlenmiştir. Ziyaretçilerini kültürel yönden geliştirme amaçlı koleksiyonlarını, bahçesini, merkezini, müzesini ve online ortamını sonsuza kadar kullanıma açık tutmayı ilke edinmiştir. Müzenin koleksiyonunda 20.yy öncesi Avrupa kökenli resimler, heykeller, çizimler, illüstrasyonlar, 19-20 yy Amerika ve Avrupa fotoğraf sanatından çok sayıda örnekler bulunmaktadır. Koleksiyonunda bulunan eserlerin sayısı oldukça fazladır ki sadece kitap vb nesneler muhafaza etmek için kullanılan deponun büyüklüğü 2,3 kilometre karedir. Getty alışılagelmiş bir müze olmaktan çıkıp günümüz insanının gereksinimlerine karşılık verebilen bir kültür merkezi haline gelmiştir.     
      Getty Vakfı, Los Angeles ve dünya genelindeki görsel sanatların daha iyi anlaşılmasını, korunmasını sağlayan ve ilerleten kurumları ve bireyleri desteklemektedir. 1984 yılından günümüze kadar yedi kıtada bulunan toplam 180 ülkede yaklaşık 7.000 hibe vermiştir. Hibe girişimleri ile müze koleksiyonlarına erişimi artırmakta ve sanat tarihini güçlendirmekle birlikte geleceğin görsel sanatlar liderlerini de desteklemektedir. Vakıf yöneticileri diğer Getty programları olan Koruma, Araştırma ve J Paul Getty Müzesi Malibu ile birlikte ortak kararlar almaktadır. Bununla birlikte Vakıf uluslararası alanda yapılan başvurular sonrasında akademik burslar da sağlamaktadır. Doktora bursları, Doktora sonrası burslar, Kütüphane araştırma bursları, Koruma konusundaki çalışmalar için burslar vermekte ve Lisansüstü stajyerlerin yaz başvurularını kabul etmektedir. Müze arşiv ve koleksiyonunu geliştirici uygulamaları hayata geçirebilen öğrenciler içinde ödüller vermektedir.     
      Konservasyon konusunda uluslararası bir düzeyde araştırma yapılabilecek laboratuarı ve araştırma birimi bulunmaktadır. Araştırma enstitüsü olarak her türlü araştırmaya destek vermekte ve özellikle 20.yy'a kadar olan araştırmaların maddi desteğini sağlamaktadır. Getty Konservasyon görsel sanatlar alanından koruma uygulamalarını ilerletmek için geniş bir nesnel alanda koleksiyonları, mimari öğeleri ve sanal ortamdaki adresleri incelemektedir. Koruma topluluğu; bilimsel araştırma, eğitim & öğretim ve model olacak projeleri konusundaki hem kendi çalışmalarını hem de diğer meslektaşlarının çalışmalarını geniş topluluklara ulaştırarak koruma alanında büyük paylaşımlarda bulunmaktadır. Dünya kültür mirasının korunması için sorumluluk sahibi profesyoneller ve kurumların yararına olacak bilginin oluşturulmasını ve yayılmasını hedeflemektedir. Çalışmalarını uygularken mükemmellik, fark oluşturma, yenilik, liderlik ve hizmet ilkelerini esas almaktadır. Kar amacı gütmeyen Enstitü, koruma uygulamalarını ilerletmek için uluslararası alanda araştırma, eğitim ve uygulamalı saha çalışması yaparak bilginin yayılmasını sağlamaktadır. Kültürel mirasın korunması konularında lider, yüksek kaliteli ve sürdürülebilir koruma çalışmaları için fon sağlayan, yenilikçi yaklaşımlar ve koruma stratejilerinin geliştirilmesi için bir model, güvenilir bilgi ve eğitim sağlayan bir kaynaktır. Bilimsel yönde yaptığı çalışmalar ile; nesnelerin zarar görmelerini önleyici koruma ilkeleri ve çözüm stratejileri geliştirmektedir. Bir disiplin olarak koruma biliminin gelişmesi için deneyler yaparak kültürel miras yönetiminde bakımın rolünü vurgulamaktadır. Herhangi bir koruma kararı verilmeden önce sanat eserlerinde meydana gelen kayıpların derinlemesine analizi gerçekleştirilmektedir. Üstlendiği bu misyon ile korumada araştırma yapmanın önemini fark ettirir ve araştırma yapmayı yaygınlaştırır. Korumadaki bu araştırma birimi içerisinde “Binalar ve Şehirler”, “Koleksiyonlar” ve “Eğitim & Yayım” isimlerinde üç farklı çalışma alanı bulunmaktadır ve bu alanlarda çalışma uygularken kullandığı yedi farklı ilke benimsenmiştir. Bunlar; koleksiyonlar araştırma, önleyici koruma araştırma, modern ve çağdaş sanat araştırma girişimi, fotoğraf koruma araştırma, inşaat malzemeleri araştırma, yeni analitik teknolojiler ve protokoller ve son olarak ta GCI referans koleksiyon geliştirme olarak sıralanabilir. Ayrıca meslektaşları ve diğer müzeler ile ortak araştırmalar ve projeler yapmaktan rahatsız olmayan merkezin birlikte çalıştığı bazı önemli müzeler de bulunmaktadır. Proje ortakları kısmi bir listesi; Metropolitan Museum of Art (New York), Modern Sanat Müzesi (New York), Tate Müzesi (Londra), Henri Cartier-Bresson Vakfı (Paris), Tarihi Anıtlar Araştırma Laboratuvarı (Paris) içerir Austin Texas Üniversitesi Harry Ransom Merkezi, National Gallery of Art (Washington DC), İngilizce Miras (Londra), Eski Eserler Yüksek Konseyi (Kahire), Dunhuang Akademisi (Çin), Kongre Kütüphanesi ( Washington DC), Ulusal Medya Müzesi (Bradford, İngiltere), Sanat Los Angeles County Museum, ve diğerleri. Koruma alanında gerçekleştirdiği uygulamaları online olarak ücretsiz kullanıma açan merkezin sunduğu hizmetler ise; Araştırma Kaynakları, AATA Online, Öğretim ve Öğrenme Kaynakları, PDF Yayınlar, Satın Alınan Kitaplar, Koruma Perspektifi – GCI Bülten, Videolar, (Malzeme analizi için) GCI Referans Koleksiyonu, Anlatım ve Konferanslar, GCI Bilgi Merkezi Araştırma Yardımı, Araştırma Kütüphanesi'nde Koruma Koleksiyonu, Kültürel Miras Politikası Belgeleri linkleri ve Diğer Koruma Web Siteleri'dir.     
      Araştırma Enstitüsü olarak bilgiyi ve uzmanlığı ileriye taşıyan aktif toplama programı, kamu programları, kurumsal işbirlikleri, sergiler, yayınlar, dijital hizmetler ve akademisyen programları ile görsel sanatlar ve onların geçmişlerinin araştırılmasını sağlamaktır. 2012 yılında hayata geçirilen 5.5 milyon kullanıcısı olan bir “Portal” çalışması bulunmaktadır ve neredeyse dünyadaki bütün literatüre sahiptir ve sanat tarihi ile ilgili her türlü belge bir çok dilde yazılı bir şekilde hazırlanıp hizmete sunulmuştur. Her kullanıcı kendi dilinde arama yapabilmekte ve kendi dilinde ki kaynaklara ulaşabilmektedir. Kullanıcılar telif hakkı ile ilgili yasada var olan kanun nedeniyle 1923'ten önce yazılmış eserleri olduğu gibi indirebiliyor fakat ondan sonraki tarihlerde yazılmış önemli kaynakların paylaşımı ise yasa nedeniyle müze tarafından yapılamamaktadır. Fakat Getty bu yasal sürecin ortadan kaldırılabilmesi için üzerine düşen görevi yerine getireceğini de kendi sanal ortamından duyurmaya devam etmektedir. Google project'in bu projeye benzer bir uygulama davetini geri çeviren müze kendi araştırma birimi ve program tasarım birimindeki uzmanlar sayesinde (CONTENTdm gibi) daha kaliteli yazılımlar ve programlar geliştirmektedir. Müzenin koleksiyonunda bulunan nesnelerin tüm envanter bilgileri online ortamda paylaşılmaktadır. Bununla birlikte ortak bir dil oluşturmak ve araştırmaları zenginleştirmek adına yurtdışından gelebilecek başvuruları kabul eden açık fikirli bir müze düşüncesine sahiptir. Gelişimi için destek verdiği kurumlar; The Dutch Foundation for Literature, The Samuel H. Kress Foundation, The Robert Mapplethorpe Foundation, National Endowment for the Humanities (NEH) ve The Seaver Intitue. Araştırma biriminin birlikte çalıştığı diğer işbirlikçileri; Art Discovery Group Catalogue, ARTstor, Census of Antique Works of Art and Architecture Known in the Renaissance, Digital Public Library of America (DPLA), Future of Art Bibliography (FAB), Getty Research Portal, Institut national d'historire de l'art (INHA) ve Kunstbibliothek Berlin. Müze sürekli olarak yaptığı araştırmalarla hem nesnelerin hem de günümüzde yaşamayan sanatçıların geçmişlerine ait bilgilere ulaşmaya çalışıyor ve bu bilgileri de her kullanıcı ile ücretsiz olarak paylaşıyor.     
      Merkezde verilen hizmetlerden biri de yetişkinler, öğretmenler, öğrenciler, gençler, çocuklar ve müze çalışanları için verilen eğitimlerdir. Eğitimlerin merkezinde sanat eserleri yer almaktadır ve bu eğitim sonrasında katılımcıların eser incelemeleri daha anlamlı bir hale getirilmektedir. Ayrıca koleksiyonların görsel ifadelerinin anlamını yorumlamaya teşvik eden stratejiler de gösterilmektedir. Getty Center ve Getty Villa'da bulunan eğitim bölümlerinde yıl boyunca çizim kursları, konferanslar, seminerler, turlar ve sanatçılar ile ziyaretçileri bir araya getirerek oluşturulan tartışma programları bulunmaktadır. Katılımcılar bu derslerde ünlü sanatçılar, bilim adamları ve düşünürlerden ücretsiz olarak eğitim almaktadırlar. Ayrıca düzenlenen sergiler paralelinde sergi içeriklerine göre canlı performanslar ve tiyatro gösterileri izleme fırsatı bulmaktadırlar. Eğitim programları adı altında lise ve üniversite öğrencileri için ücretli eğlence paketleri de hazırlamışlardır. Gece vakitlerinde düzenlenen bu paketler içerisinde özel etkinlikler, tiyatrolar, yiyecek, içecek ikramları ve ücretsiz özel turlar yer almaktadır. Ayrıca hem Getty Center'ın hem de J. Paul Getty Villa'nın ortak web adresinde çocuklar için hazırlanmış oldukça keyifli ve eğlendirici oyunlar da bulunmaktadır. 

LOS ANGELES COUNTY SANAT MÜZESİ (Los Angeles County Museum of Art) - LACMA– LOS ANGELES ABD

      Kurulduğu 1965 yılından bu güne LACMA Los Angeles'ın çok farklı nüfusuna ait kültürel eserler barındırmasının yanı sıra tarih ve coğrafya konusunda yapılan diğer kültürel eserleri de koleksiyonuna dâhil etmektedir. 20 dönümlük bir araziye sahip olan müze Los Angeles'ın merkezinde okyanus ve şehir arasında bir konumdadır. Modern ve çağdaş sanat eserlerinin sergilenmesi için 1986 yılında müzeye Anderson binası eklenmiştir. Japon sanatından örneklerin sergilenebilmesi için kampüsün doğu ucuna mimar Bruce Goff'a ek bir bina inşa ettirilmiştir. 1994 yılında ise şu anda LACMA'nın batısında bulunan May şirketinin mağaza binası Wilshire ve Fairfax köşesi satın alınmıştır. Müze en son dönüşümünü ise Renzo Piano'nun tasarladığı 60.000 metrekarelik Broad Çağdaş Sanat Müzesi galerisi batı kampüsü müze binaları topluluğu ve BP Grand Entrace ile 2003 – 2008 yılları arasında yaşamıştır. Mimari tasarım olarak birbirlerinden çok farklı binalara sahip olan LACMA sahip olduğu mekânların yetersiz kaldığını ve yeni tasarımlara ihtiyacının olduğunu mimarlık piyasasında yaptığı ilanlar ile duyurmaya devam etmektedir. Yeni dönüşüm sürecinde ise müzenin bazı yapıları ortadan kaldırılacak ve yerine yenileri inşa edilecektir. Bu yeni mekânların tasarımını ise mimar Peter Zumthor yapacak; son bir kaç yıldır üzerinde çalıştığı tasarımlarının sonuna geldiğini düşündüğünde bu planı hayata geçirecek.     

      Günümüzde bu müze, dünya tarihini kapsayan antik çağlardan bu güne kadar uzanan 120.000 eser sayısı ile batı Amerikanın en büyük sanat müzesidir. Müze çok zengin bir koleksiyon çeşidine sahiptir ve bu koleksiyon her geçen gün daha da artmaktadır. Asya sanatı, İslam sanatı, Latin Amerikan sanatı, Kolomb öncesine ait eserler, modern ve post-modern sanata ait çok sayıdaki eserleri ile dünyanın en önemli koleksiyonlarına ev sahipliği yapmaktadır. Düzenlediği sergiler sayesinde yılda bir milyondan fazla ziyaretçi müzeyi gezmektedir. Kamu programları ve araştırma olanakları sağlayarak koleksiyonundaki eserleri halk ile paylaşmaktadır. Dijital ortamda yayımladığı bilimsel kataloglar, online koleksiyon ve lacma.org gibi uygulamaları ile araştırmacıları bilgilendirmektedir.     

       Müze bugün Broad Çağdaş Sanat Müzesi, Resnick Pavyonu, Ahmanson, Hammer, Art of the Americas binaları ve Japon Sanatları Pavyonu'ndan oluşan mekânlara sahiptir. Her birinde farklı sanat akımlarına ait eserler ve sanatçıların işleri sergilenmektedir. Tüm bu farklı binaların bir arada bulunması ve tek bir müze ismi ile anılması post-modern mimari düşüncenin somut örneğidir. Post-modern bir mimari yapıya ve koleksiyona sahip olan Broad Çağdaş Sanat Müzesi’nin girişinde yer alan tuhaf ve sıkışık bir düzenle bir araya getirilmiş 202 adet sokak lambası enstalasyonu ise oradan geçen insanların dikkatini anında çekmektedir ve sanatçı Chris Burden'in bu çalışması artık o alanın simgesi olmuştur. Ayrıca müzenin içerisinde bulunduğu Hancock Park’ta uluslararası alanda çok fazla konuşulmaktadır. Bu park içerisine yerleştirilen heykeller de şehir insanının adres tariflerinde merkez gösterip çok fazla kullandıkları için şehrin simgesi haline gelmişlerdir.     

WALKER SANAT MERKEZİ (Walker Art Center) – MİNNEAPOLİS – ABD

      Kereste tüccarı Thomas Barlow Walker'ın evindeki bir oda da kişisel sanat galerisi olarak 1879 yılında ziyarete açılan “Merkez” Amerika’nın Minneapolis eyaletinde bulunmaktadır. Odanın duvarlarına astığı resimlerini herkese göstermek isteyen Barlow Walker evini bir sanat merkezi olarak görmüş, ayrıca burada performanslara da yer vermiştir. Walker'ın ölümünden sonra onun varisleri bir araya gelerek buradaki eserlerin bir sanat merkezinde sergilenmesini kararlaştırmışlardır. Ev görünümünde olan merkez 1927 yılında kamusal bir kimliğe kavuşmuştur. 1971 yılında Edward Larrabee Barnes tarafından tasarlanan yeni görünümü ile ziyaretçilerin hizmetine sunulmuştur. Tasarımında kahverengi küçük tuğlalar kullanan Barnes merkez bina çevresine dikdörtgen formlu yedi küçük mekân eklemiştir. İçeride ise beyaz duvarlar ve mozaik zeminler kullanarak modern ve çağdaş sanatın ön plana çıkmasını sağlamıştır. New York Times tarafından belki de son zamanlarda inşa edilmiş çağdaş sanat sergilenmesi için tasarlanan en iyi bina olarak gösterilmiş ve “American Institute of Architects Award” ödülünü almıştır. Gün geçtikçe artan koleksiyonu ve duyulan yenilenme ihtiyacı sonrasında merkeze yeni mimari yapılar eklenmiştir ve bu eklenmeler sonucunda merkez post-modern bir mimari görünüme sahip olmuştur. İsviçreli mimarlar Herzong & de Meuron'un 2005 yılında tasarladığı yeni ek binalar ile 17 dönümlük bir kampüse sahip olan merkez son haline kavuşmuştur. Alüminyum plakalar ve camlarla yeni bir görünüme sahip olan merkez içerisinde sergi alanları, kütüphane, tiyatro salonu, restoran, dükkânlar ve özel etkinlikler için mekânlar bulunmaktadır.     
      Merkezin tam karşısında ise 1988 yılında hizmete açılan Meinneapolis Sculpture Garden yer almaktadır. Bu heykel bahçesi de tıpkı merkez gibi uluslararası bir üne sahiptir ve yılda 700.000'den fazla ziyaretçi çekmektedir. Bahçede uluslararası alanda en çok bilinen heykel Claes Oldenburg'un “Cherry” isimli eseri bulunmaktadır. Heykel bahçesinde gerçekleştirilen müzik festivalleri ve etkinlikler de merkez için yeni ziyaretçi kitlelerinin oluşmasını sağlamaktadır.     

      Walker bir yüzyıldan fazla bir süredir uluslararası üne sahip şahıs koleksiyonundan oluşmaya başlayan bir müzedir. 1958 yılında hız gösteren eser satın almalar, sanatçı atölye ziyaretleri, sergi takipleri ve yeni keşfedilen eserler ile koleksiyon sayısı artmıştır. Koleksiyonunun en köklü bölümü 60'lı yıllarda üretilen eserlerden oluşmaktadır. Jasper Johns, Robert Gober, Matthew Barney ve Sherrie Levine gibi sanatçıların eserlerine sahiptir. Geleneksel diye adlandırılan eserlerden çok Japon Gutai, Viyana Aktionismus, İtalyan Arte Povera ve Fluxus gibi farklı akımlara ait eserler müzenin koleksiyonunda bulunmaktadır. Her geçen gün genişleyen koleksiyonuyla ziyaretçilerine hizmet veren merkezin geleneksel eserlerden daha çok post-modern eserlere yer vermektedir. Ayrıca sanatçıların gerçekleştirdiği güncel sanat eserlerini ziyaretçilerin beğenisine sunarken izleyicilerin de aktif olarak katılımını sağlamaktadır. Web ortamındaki paylaşımları ve eğitim uygulamaları ile de bir sanat portalı oluşturmuştur. Genellikle performans ve güncel medya sanatlarına ağırlık veren merkez; onları ziyaretçilere sunarak, yorumlayarak, toplayarak ve koruyarak küresel bir disiplini esas almaktadır. Aynı anda bireylere, gruplara ve farklı kültürlere sahip olan insanlara hitap edebilme özelliği taşımaktadır. Ayrıca sanal ortamdaki adresinde eğitimciler için ücretsiz olarak veri paylaşımları gerçekleştirmektedir. Görsel sanatlar alanında çağdaş, tarihi, monografik, tematik sergiler ve video gösterileri düzenleyen müze yerel dans, şiir ve oda müziği konserleri de sunmaktadır. Sanatçıların hazırladığı deneysel videolar da sinema salonlarında dönüşümlü olarak ziyaretçilerin beğenisine sunulmaktadır. Bununla birlikte sergiler için hazırlanan reklam panoları, broşürler, dergiler ve kitaplar gibi yazılı ve görsel kaynakların tasarımını da kendi birimleri arasında bulunan reklam ve pazarlama elemanları tarafından yapılmaktadır.      

FRANKFURT SANAT MÜZESİ (Museum für Moderne Kunst) – MMK - ALMANYA

      Müzenin vakfı 1981 yılında kurulmuştur ve sonrasında bir müze kurma fikri ortaya çıkmıştır. Müze inşası için 1983 yılında uluslararası bir mimari yarışma düzenlenmiştir. Bu yarışmaya çok sayıda mimar katılmıştır ve yarışmayı Viyanalı mimar Hans Hollein kazanmıştır. Vakfın karşılaştığı bazı önemli olaylar sonrasında müze inşasına 1987 yılında başlanabilmiştir ve bu yapı için toplam 38.000.000 dolar harcanmıştır. Farklı türden birçok koleksiyona sahip olan müzenin post-modern koleksiyon içeriğinden daha çok post-modern mimarisinden söz edilmektedir. Üçgen mekân üzerine inşa edilen müzenin içerisinde koridor yoktur ve dolayısı ile bir odadan diğer odaya geçilir. Her katta farklı yükseklikte salonlar, farklı geometrik formlar ve yüksek merkezli galeriler bulunmaktadır. 6 Haziran 1991 yılında Almanya'nın Frankfurt kentinde açılışı yapılan müzenin yaklaşık olarak 4000 metrekare alana sahip sergi alanı bulunmakta ve koleksiyon çoğunluğunu çağdaş ve post-modern eserler oluşturmaktadır.     
 Müze binası dışında kaldırıma yakın olan dış cephe dahilinde izleyicilerin dinlenecekleri kafe tasarlanmış ve bu cephedeki pencerelerle hem güvenlik hem de doğal ışık girişinin kontrol edildiği bir ortam sağlanarak müze aydınlatması açısından da başarılı bir uygulama yapılmıştır.(Müzecilik ve Sergileme, 7. Ünite, Dünyada Çağdaş Müzecilik Uygulamaları, Anadolu Üniversitesi Yayınları, Prof. Tomur Atagök, Ocak 2013, syf 176).
      Koleksiyonunun bir bölümü Alman kozmetik kralı ve koleksiyoner Karl Ströher'in bağışladığı toplam 65 pop ve minimal eserlerden oluşmaktadır. Bu koleksiyon müzenin kurucularından Peter Iden'in 1970 ve 80'li yıllarda satın aldığı eserleri müze koleksiyonuna bağışlamasıyla daha da zenginleşmiştir. Geleneksel düşüncenin dışında hareket eden müzenin ilk müdürü Jean-Christope Amann'ın görevi süresince derlemiş olduğu eserlerinde koleksiyona katkısı oldukça büyüktür. Bununla birlikte Köln sanat simsarı Rolf Ricke'nin özel koleksiyonundaki önemli eserlerin de müze koleksiyonuna girmesi müzenin koleksiyonunun şekillenmesini sağlamıştır. Müze toplam 4.500'ün üzerinde uluslararası esere sahiptir ve bu sayı gün geçtikçe daha da artış göstermektedir. Müzenin koleksiyonunda Joseph Beuys, Claes Oldenburg, Roy Lichtenstein ve Andy Warhol gibi ünlü sanatçıların eserleri bulunmaktadır. Etkili uygulamalar gerçekleştiren müze, müdürleri sayesinde işleyişi ve koleksiyonu güçlenmiştir. Bu idarecilerden birisi de 2009 yılında müze müdürü olan Susanne Gaensheimer’dir.     

      Müze bulunduğu yerel çevrenin ve kent insanının kültürünü geliştirmekte ve onları uluslararası alanda temsil etmektedir. Düzenlemiş olduğu sergiler için rehberli turlar kendi dillerinde anlatılmakta ve haftada bir gün Cumartesi günleri de İngilizce turlar ziyaretçilerin hizmetine sunulmaktadır. Yetişkinler ve çocuklar için eğitici ve eğlendirici atölyeler bulunmaktadır. Müze MMK 1, MMK 2 ve MMK 3 isimli odalarındaki eşsiz koleksiyonuna ziyaretçilerinin erişimini sağlamakta ve tanınmış sanatçıların kişisel sergilerinin yanı sıra etkinlik ve aktiviteler düzenlemektedir. Özel şirket toplantıları, grup etkinlikleri, sempozyum, konferans ve ödül törenleri içinde salon ve ikram hizmetleri sunmaktadır. Engelli ziyaretçiler için otopark ve önceden yapılacak rezervasyon dâhilinde işaret dili ile anlatılan sergi turu da diğer bir önemli hizmetidir. Değerli eşyalar için hazırlanmış kilitli dolaplar ve ziyaretçilerin sergi gezileri esnasında yorulduklarında oturabilecekleri açılıp katlanabilir tabureler de ücretsiz olarak girişlerde hazır bulundurulmaktadır. Ayrıca ziyaretçilerin müze ziyaretlerinde yanlarında getirdikleri evcil hayvanlar içinde izin verilmektedir.      

ZERO. Geleceğe Geri Sayım - 2 Eylül 2015 / 10 Ocak 2016 - S.Ü. Sakıp Sabancı Müzesi



    II. Dünya Savaşı sonrasında gelen yıkıma ve olumsuzluğu bir cevap olarak 1957'de Düsseldorf'ta doğan Zero'nun bir akım olarak nasıl ortaya çıktığı ve sanatçılarının kimler olduğu konusu “Zero. Geleceğe Geri Sayım” isimli sergisi ile günümüz izleyicisinin beğenisine sunulmakta. Sergide Zero’nun kurucu sanatçıları Heinz Mack, Otto Piene ve Günther Uecker’in eserlerinin yanı sıra onların ilham aldıkları sanatçı dostları Piero Manzoni, Lucio Fontana ve Yves Klein’in eserleri de yer almaktadır. Zero ortaya ilk çıktığı dönemlerde çok etkili bir sanatçı duruşu ve fikir olarak kabul görmüştür fakat o tarihlerden günümüze kadar geçen yıllar içerisinde bu akım dışında ortaya çıkan birçok akım ve sayısız sanat eseri üretimine tanık olan günümüz insanında şu an aynı etkiyi uyandırması beklenilmemeli. 
    Ziyaretçileri Müzenin bahçesine yerleştirilen dokuz adet keskin hatları bulunan uzun dikdörtgen formda sütundan oluşturulmuş 24 karat altın varaklı 85.000 adet mozaiklerle bezeli Heinz Mack’ın “Dokuz Sütun Üzerindeki Gökyüzü”  isimli eseri karşılamaktadır. Yüzeyinin parlak oluşundan dolayı üzerine gelen güneş ışınlarını altın varak sayesinde altın sarısı renginde çevresine yansıtmakta ve gün içerisinde güneşin hareketi ile birlikte hareket eden bu yansımalar ziyaretçileri serginin geri kalan diğer eserleri görmeye davet etmektedir. Müze içerisindeki galerilerde sergiyi gezen ziyaretçiler sergi süresince "Bir akımın ortaya çıkışında ilk olarak hangi eserler üretilmiş? Sanatçıları nasıl bir duruş sergilemiş?" gibi soruların cevabını bulabilmektedir. Eserler ilk üretildikleri anın havasını üzerlerinde halen taşımakta fakat ilk sergilendikleri mekânla özdeşleştiği düşünüldüğünde algı açısından zaman&mekân eksikliği fark edilmektedir. Genel olarak ışık ve doku etkisi bulunan eserler sanatçıları tarafından sergilenmeye hazır bir şekilde üretildiği için sergileme esnasında ek bir aygıta ihtiyaç duyulmamış, oldukları gibi sergilenmişler. Çerçevelenerek sergiye sunulan eserler duvarlara asılmış (Lucio Fontana'nın kağıt üzeri kesikleri vb), orta mekanda sergilenmesi planlanan üç boyutlu eserlerin bazıları tavana asılı bir vaziyette (Günther Uecker'in Işık yağmuru), bazıları zeminde (Heinz Mack'ın Işık stelleri) ve enstalasyon türü eserler ise Zero Vakfı Kurucu Yöneticisi küratör Mattijs Visse gözetiminde tekrar yorumlanarak sergiye sunulmuştur (Yves Klein'in mavi pigment kullandığı eseri). Eserler gün ışığı rengindeki aydınlatma elemanları ile aydınlatılmış, duvarlara asılan eserler ziyaretçilerin rahat bir şekilde eser incelemelerine imkân vermekte ve aydınlatması da ziyaretçilerin gözlerini rahatsız etmeyecek açıyla eserlere yönlendirilmiştir. Üç boyutlu eserlerin aydınlatılması tek bir yönden yapılarak eserlerin iç ve dış formları tam anlamıyla ziyaretçilere algılatılmaktadır. Eserlerinde ışığı konu edinen sanatçıların ürettikleri ve genellikle birbirlerinin benzerleri olarak algılanan eserlerin aralarına belli bir düzen ve sıralama gözetilerek yerleştirilen renkli eserler ve etkileşimli eserler ise ziyaretçilerin üzerindeki sıkıcı etkiyi bir nebze olsa da gidermekte, sergi gezilerini keyifli bir hale getirmektedir.


10 Ekim 2013 Perşembe

MÜZE TARİHİ



Müze tarihi incelendiğinde; geçmişte müzelerin ilk olarak kütüphane görevini üstlendiği bilinmektedir. Daha sonraki dönemlerde ise koleksiyonlarına sanatsal nesnelerin girmesiyle birlikte bu değerli nesnelerin halka sunumu için kütüphanelerin içerisine vitrinler, dolaplar ve hatta mimari yapılarına yeni bir ekleme dahi yapılmıştır. Dolayısı ile "müze" teriminin eğitim ve nesnel içerikli objeleri daha iyi betimleyebileceği fark edildiğinde artık buna benzer kurumların isimleri “Müze” adını almıştır. Müze ve kütüphane yapılarının birbirlerinden hiçbir zaman kopmadığı ve ilim-irfan  bilgi merkezleri olarak tanımlandığı bilinmektedir. 
Tarihsel bir araştırma yapıldığında bilinen yazılı kaynaklarda belirtildiği üzere; Müze kurumunun ilk olarak Avrupa'da ortaya çıktığı bilinmektedir (Altın çağ [8.-9. yy] olarak bilinen dönemdeki  Medreseler de bulunan yazılı kaynaklar ve Müslüman mucitlerin icatlarının sergilendiği salonları göz ardı edecek olursak). Rönesans döneminin ilk çeyreğinde yaşayan prenslere ait "Kunstkammern 've' Wunderkammern ', ismiyle anılan sanat odaları ve merak odaları müzeler için atılan ilk adım olarak kabul edilebilir.  İlk kuruluşundan günümüze kadar geçirdiği tarihsel evrim de müzeler; güzel sanat eseri koleksiyonlarını sergilemekle birlikte koleksiyonlarına kattıkları kültürel nesneler sayesinde de kurumların halk ile etkileşimini mümkün kılan bir sosyal kurum haline gelmiştir. 1980'lerden sonra müze çalışmaları hızlı bir gelişme göstermiş ve müzeler hakkında bilimsel araştırmalar ve yayımlar artmıştır. Bu araştırmalarla birlikte müzeler kendi oluşum nedenlerini sorgular duruma gelmiştir ve sonucunda da müzelerin dışarıdan gelebilecek eleştirilere ve olumlu önerilere açık olmasını sağlamıştır. Özellikle son yıllarda 'Müzeler' bulunduğu coğrafi alanı evrensel bir simgeye dönüştüren 'küresel' bir kurum haline gelmiştir. 
Günümüzde "Müze; koleksiyon toplayan, onları biriktiren, muhafaza eden, sahip çıkan, sergiler düzenleyen, eğiten ve koleksiyonundaki nesnelerin bir sonraki kuşaklara ulaşmasını sağlayan kültür merkezleridir."

7 Temmuz 2013 Pazar

S.U. Sakıp Sabancı Müzesi, Müze Eserlerinin Dijital Ortama Aktarım Projesi



Yaşadığımız yüzyılda Müze kriterlerinin birçok köklü değişim geçirdiğine tanık olmaktayız. Bunlardan en önemlisi hiç şüphesiz müzelerin şeffaflaşmasıdır. Eski müze yapısının o içine kapalılığı ve dışarıdan hiçbir öneri ve eleştiriye tahammül edememesi…. Tüm bunlar artık batı müzeleri için unutulmuş birer hatıra olarak anılmaktadır. Türkiye’de müzecilik kavramının değerli olduğunun fark edilmesi ise 90’lı yılların sonlarına denk gelmektedir. Türkiye’de bu değişim çok yeni olsa dahi “Türk Müzeciliği” adına kısa sürede birçok olumlu yol kat edilmiştir. Devlet müzelerine nazaran en hızlı gelişimi gösterebilen Özel Müzeler olmuştur. Bu müzeleri sıralayacak olursak eğer; S.U. Sakıp Sabancı Müzesi, Rahmi Koç Müzesi ve İstanbul Modern Sanat Müzesi bunların ilk örneklerindendir.
2012 senesinin başında “S.U. Sakıp Sabancı Müzesi” Türk Müzeciliği açısından bir ilk denilebilecek bir projeye imza atmıştır. Bu projenin ismi; Müze Eserlerinin Dijital Ortama Aktarımı Projesi’dir. Projeye göre müze koleksiyonunda bulunan tüm eserlerin görselleri dijitalleştirilecek ve eserler hakkındaki envanter bilgilerinin özel bir program ile potansiyel müze ziyaretçilerinin internet ortamında hizmetine sunulacaktır.  Projenin tanıtımı ve internet ortamına aktarılan eserlerin paylaşımı Ekim (2012) ayı içerisinde gerçekleştirilmiştir. Kullanılan programın ismi CONTENTdm’dir. Bu program batı kökenli ülkelerde Üniversite Kütüphaneleri tarafından 2000’li yılların başında kullanılmaya başlanılmıştır. Program üreticisi bir Amerika şirketidir. Özellikle yazılı kaynakların dijital ortamda muhafaza edilmesi ve arşivlenmesi kolaylığını sağlayan bu program, ilk olarak Getty Center, Los Angeles tarafından müzecilik alanında kullanılmıştır. Bu program Fransız yazar ve döneminin Kültür Bakanı olan Andre Malraux’ğun “Duvarları Olmayan Müze” (1940’lı yılların sonu) projesine benzemektedir.  O’na göre müzenin koleksiyonunda bulunan tüm eserlerin fotoğrafları çekilmeli ve izleyicilere bu fotoğraflar sergilerde sunulmalıdır. Hem tüm eserler (yüksek ve alt sanat) aynı düzeye gelmiş olurlar hem de orjinal eser sergilenirken ve nakliyesi yapılırken zarar görmemiş olur. Getty Center kendi bünyesi içerisinde bu program hakkında gerekli birimi oluşturmuş ve müze koleksiyonunda bulunan eserlerin kayıt edilmesinde kullanılması düşünülen standartları geliştirmiş ve geliştirmeye de devam etmektedir. CONTENTdm oldukça yeni bir program olduğu için onun hakkında yazılabilecek çok fazla bilgi bulunamamaktadır. Yalnızca bu programı kullanan kişiler gerekli bilgilere sahip olabilirler.
Programda fark edilen en dikkat çekici özellik; S.U. Sakıp Sabancı Müzesi’nin şeffaflığına işaret etmesidir. “Müzenin tüm koleksiyonunu ziyaretçileriyle paylaşması”nın kanıtı niteliğinde olan bu proje aynı zamanda müze ziyaretçilerinin müzeye gelmeden önce internet ortamında eserler hakkında ön bilgi edinmesini ve sergi süresi içerisinde bilinçli olarak zaman geçirebilmesini sağlamaktadır. Bununla birlikte incelemek istediği eseri internet ortamında sınırsızca inceleyebilmekte ve hatta o eserin röprodüksiyonunu gerekli formu doldurduktan sonra müzeden isteyebilmektedir. Sergiyi gezdiği süre içerisinde yeterli zaman ayıramayan ve sergiden erken ayrılmak durumunda kalan ziyaretçiler için de çok önemli bir zaman tasarrufu yaratmaktadır. Sergiden erken ayrılan ziyaretçi incelemek istediği eseri evinde ya da yetişmesi gerektiği alana ulaştığı zaman internet yardımıyla inceleyebilmektedir. 

CONTENTdm

Monet’nin Bahçesi Sergisi (9 Ekim 2012 - 6 Ocak 2013)



S.U. Sakıp Sabancı Müzesi Monet sergisi müzede sergilenen daha önceki sergiler gibi unutulmaz ve etkili bir sergi tasarımıyla ziyaretçilere sunulmuştur. Sergi salonundan içeriye girdiğiniz an ilk olarak sizleri Oscar Claude Monet’nin dünyasına götüren özenle seçilmiş seslerin ve video gösterimlerinin bulunduğu bir giriş koridoru karşılamaktadır. Ardından, sanatçı hakkında hazırlanmış kısa bir tarihçeyi okuduktan sonra sanatçıya ait olan birkaç tane kişisel eşyayı görme fırsatını da yakalamış oluyorsunuz. Sergiyi gezerken karşılaşılan bu küçük sunumlar ziyaretçilere, sanatçının nasıl bir kişiliğe sahip olduğunu hayal ettirmektedir. Sanatçının kişiliği hakkında edinilen bilgilere ek olarak bir de yaşamış olduğu 20. yüzyılın ilk çeyreğindeki Fransa’nın nasıl bir sosyal yapıda olduğunu belirten bilgiler de sergiyi desteklemektedir.
Kronolojik olarak sergilenen tablolar ziyaretçileri keyifle inceleyecekleri renkli bir dünyaya davet etmektedir. Bu davet eserlerin sergi alanına özenle yerleştirilmesinden ve aydınlatma tekniklerinin de aynı incelikle düşünülüp uygulanmasından doğmaktadır. O an sergilenen eserlerin gözleri yormayan ve rahatsızlık vermeyen aydınlatma elemanları ile aydınlatılarak ziyaretçilerin hizmetine sunulması ve tercih edilen bu yöntem ile mimari elemanların ikinci plana indirgenmesi müzecilik açısından çok olumlu bir uygulamadır. Ayrıca sergi salonunda sergilenen eserlerin türlerine ve içerisinde barındırdığı renklere göre sergi alanının tasarlanması da bir diğer olumlu uygulamadır. S.S.M. değerli olanın o an müze içerisinde sergilenen eserlerden başka bir şey olmadığını ve mimari elemanların yalnızca müzenin koruyucu kabuğundan başka bir görev görmediğini de ziyaretçilere göstermektedir.
Monet’nin kendi bahçesinde yetiştirdiği çiçeklerine olan tutkusunu onun yaptığı tablolardan görüp keşfetmek ziyaretçilere ayrı bir heyecan yaşatmaktadır. “Sanatçının gözünden o tutkuyu görmeye çalışmak ve aynı hisleri tatmayı denemek!” bu olsa gerek. Müzedeki sergi gezinizi yaptığınız o an sanki “Gverny Bahçesi”inde gezintiye çıkmışsınız ve ardından da akşam güneşin batışını izliyormuşsunuz hissini yaşatmaktadır. Bununla birlikte, monografik bir sergileme türüyle karşılaşan müze ziyaretçileri Monet hakkında tam bir bilgi ile bilgilendirilmiş olarak müzeden ayrılmaktadırlar. Ayrıca S.S.M’nin düzenlenmiş olduğu “Monet’nin Bahçesi Sergisi”nin ziyaretçilere sunulma tarihi bilinçli olarak seçilmiştir. Çünkü sanatçının doğum günü olan 14 Kasım tarihi dünya genelinde kutlanılmaktadır ve bu kutlamaya da Türkiye’den S.S.M. ziyaretçileri ile birlikte eşlik etmiştir.

20 Mart 2013 Çarşamba

EĞİTİMSİZ MÜZE YÖNETİCİLERİNİN MÜZELERE VE ÇEVRELERİNE OLUMSUZ ETKİLERİ

 Ülkemiz kültür zenginliğinin birer simgesi olan müzelerimiz yönetilme stratejileri bakımından büyük bir eksiklik yaşamaktadırlar. Bu eksiklikler; Müzecilik konusunda eğitim almamış olan kişilerin müze yöneticisi olarak atanmaları sonucunda ortaya çıkmaktadır. Bu kişiler Müzeyi bir kültür kurumu olarak aktivite edememekteler ve Müze Yönetimi hakkında ileriye dönük uygulamalar gerçekleştirememektedirler.
 Eğitimsiz Müze Yöneticileri kendi personelleri içerisinde müzecilik eğitimi almış olan verimli kişilerin verimliliğini etkilemekte ve onları geri planda tutmak gibi çok olumsuz baskıcı davranışlar sergilemektedir. Baskı konusu verimli personelde hem moral bozukluğu hem de işe yaklaşımındaki olumlu görüşün kaybolması gibi sonuçlar doğurmaktadır. Üst üste karşılaştığı engeller karşısında umutsuz bir hisse kapılan personel müzecilikten soğumakta ve üstlendiği görevden vazgeçip oradan uzaklaşmayı tercih etmektedir. İşten soğumalar sonucunda personelin ziyaretçilere olan tutumunu da olumsuz yönde etkilemektedir. Ziyaretçilere karşı sabırsız ve umursamaz bir tavır takınmalarına neden olmaktadır. Ayrıca bazı müzelerde müzecilik hakkında konferanslar, seminerler ve yayımlanmış makaleler gibi çok önemli uygulamalar gerçekleştirilmemektedir. Öyle ki, ülkemizde müzeciliğin yaygınlaştırılması ve tanıtılması için bu tür eğitsel etkinliklere ihtiyaç duyulmaktadır. Müzecilik ile ilgili bir araştırma yapmaya kalktığınızda yeterli miktarda yazılmış kaynağa ulaşılamamakta ve istenilen cevaba ulaşılamamaktadır.
 Müze yöneticilerinden beklenenlerin tam aksi yönde gerçekleştirilen davranışlar kafalarda şöyle bir soruyu ortaya çıkarmakadır; Acaba müzecilik ile ilgili bilgisi bulunmayanlar müze yönetimine özellikle mi seçiliyor? burada varılması istenilen sonuç müzelerimizin devamlılığının sağlanmaması mı? yok edilmek istenmesi mi?... Sanırım müze yöneticilerinin müzelerimizin devamlılığı konusunda gerçekleştirilmek üzere hazırlanmış projelerinin olmaması da bu soruların cevabı niteliğinde karşımıza çıkmaktadır.
 Müzelerimizin gelecek kuşaklara kadar devamlılığını sağlayabilmek için müze yöneticilerinin geleceğe dönük eğitsel projeler üretmesi ve onların uygulanabilir düzeye getirilmelerini sağlamaları gerekmektedir.

19 Mart 2013 Salı

HEYKEL SANATININ TÜRKİYE'DEKİ DEĞERİNİN İRDELENMESİ

  Sanat dünyası özünde çok genel yorumlar barındırır. Bu yorumlar öncelikli olarak sanat eserlerinin izleyici karşısına çıkarılma yönüyle ilgilidir. İzleyiciye ne verirseniz onu alır ve onunla kalır mantığıyla yaklaşan görüştür bu. Aslında heykel ile birlikte verilmesi gereken heykelin içerisinde gizli olan anlamıdır. Bu farkındalıkla yaklaşan izleyiciler heykeli tasarlayan sanatçının duygularını anlayabilir. Ülkemizde bu görüşün benimsenmesini sağlayabilmek için öncelikli olarak; heykel sanatının değerinin farkedilebilmesi için programlı tanıtımlar ve eğitici konferanslar gereklidir.
 Heykel sanatı eğitimi küçük yaştaki genç beyinlerle başlamalı ve geniş kitlelere kadar ulaştırılmalıdır. İlköğretim seviyesindeki gençlerimizin sanat içerikli dersleri dahilinde Müze gezileri uygulanmalı ve Antik eserlerin anlatımlı tanıtımı ile başlanmalıdır. Program dahilinde gençlerimizin yaratıcı zekalarına yönelik üç boyutlu tasarımlar gerçekleştirebilecekleri atölyeler tahsis edilmelidir. Heykel sanatı eğitimi almalarının yanı sıra da, özgür düşünme becerisi kazanırlar ve kişisel gelişimlerine değer katılabilir.
 Avrupa'da Minimal Sanat'ın çıkışı ile büyük bir güç kazanan Heykel Sanatı kendinden çokça söz ettirmiştir.  Bu etkililik aynı tarihlerde Türkiye sınırları içerisinde ne farkedilmiş ne de yaygınlık kazanabilmiştir. Ülkemiz insanının heykel sanatına olan karşı tutumunu kırabilmek adına etkili uygulamalar geliştirilmiştir. İlk olarak Atatürk heykelleri ile bu etkililik sağlanmaya çalışılmıştır. Bu yaklaşınla atılan adımlar çok önemli bir  gelişme sağlamasına rağmen ülke insanımıza heykel nedir? sorusu yöneltildiğinde cevap olarak Atatürk Heykellerini anlatmakla yetinmişlerdir. Tabii ki Ulu Önderimiz Atatürk'e ait heykeller maddi ve manevi anlamda paha biçilmezlerdir. Ama sanat özgür düşünceler barındırır ve tek bir form ile heykel sınırlandırılamaz.
 Artık günümüzde Heykel Sanatı ne yazık ki sanatçının kendisini ifade etme aracı olmaktan çok uzak kalmış ve dönemin siyasi dili olmuştur. Bunu da meydanlara dikilmiş heykellerin iktidar tarafından seçilerek yerleştirilmesinden ve verdikleri sessiz mesajlardan anlamaktayız. Dolayısı ile Sanatsal bir tasarım halk ile buluşturulamamış ve heykel sanatına olan zihinlerdeki ön yargıların kırılması da sağlanamamıştır. Uygulanan davranışlar gösteriyor ki heykel sanatının ülkemizde kabul görmesi için ne yazık ki uzun ve zorlu bir yoldan geçmemiz gerekiyor.
 Heykel Sanatı, eğitsel anlamda bir çok Üniversite'de teorik ve uygulamalı olarak öğrencilere verilmektedir. Yalnız burada da eksik bir yön vardır. Üniversitelerde verilen Sanat Dersleri tamamen akademik yaklaşımla (Bahaus düşüncesiyle) yani sadece malzeme tanıtımı ve malzeme kullanımı üzerine dayalıdır. Bu dersleri verenlerin arasında Sanatçılara rastlamak çok nadir olmaktadır. Bir çok Üniversite kendi bünyesinde çalışan Öğretim üyelerinin belli bir bölümünü Sanatçılar ile gidermelidir. Öğrenciler malzemeleri tanımanın yanı sıra Sanat Nedir?in anlamını da gerçek anlamda kavrayabilirler ve Sanat Eseri nasıl bir duygu gerektiriri farkedebilirler. Bununla birlikte Heykel Sanatı ile ilgili kaynakların neredeyse tamına yakını yabancı dilde yazılmış dökümanlardan oluşmaktadır. Heykel Sanatı ile ilgili her hangi bir bilgiye ulaşmak istediğimizde Türkçe yazılmış dökümanların bulunmaması heykel sanatına verdiğimiz değerin çok az olduğunu ve heykel sanatına olan merakımızın da yok denecek kadar az olduğunu kanıtlar niteliktedir.

25 Aralık 2011 Pazar

MÜZE VE SERGİLEME MEKÂNLARINDA KULLANILAN AYDINLATMA YÖNTEMLERİ

Müzeler için en önemli noktaların başında yer alan nesne sunumu tamamen aydınlatma ile ilgilidir. Aydınlatma yöntemlerinin çok iyi bilinmesine bağlı olan müzecilik anlayışı günümüzde pek çok müzede uygulanmaktadır. Bu uygulamanın esas alındığı temel noktalardan biri de, mimari elemanların müze için belli gereksinimlerle donatılmasına ve dolayısı ile bir müze kurma aşamasında müzeye uygun olarak tasarlanmış mimari projenin varlığına ihtiyaç duyulmasıdır. Müze nesnelerinin sınıflandırılması, depolar, arşiv odaları, ziyaretçi salonları ve sergi alanları gibi pek çok önemli bölümlerin aydınlatılmaları için teknik desteklerle donatılmış bir binadan söz edilmektedir. Bu teknik donanımı destekleyebilecek binalar müze binası olarak tasarlanmış ve yeni inşa edilmiş binalardan oluşmaktadır.

IŞINIM VE BİNA UYUMU

Ülkemizde genellikle uygulanmakta olan tarihi binaların müzeye dönüştürülme geleneği aydınlatma kriterleri açısından bazı sorunlar doğurduğu açıktır. Bu tarihi binaların teknik donanımlara uygun olmayışı ve nesne sunumları için özel olarak tasarlanmamış olması aydınlatma yönünden birçok sıkıntının doğmasına neden olmaktadır. Aydınlatma elemanlarının doğru açıyla nesneye bakmaması, mesafe sorunu, ışığın rengi ve voltaj ayarının uygunsuzluğu müze nesnelerinin zarar görmesine ve sunumunun etkili olmamasına neden olmaktadır.

Ayrıca insan doğası gereği yaşlıların iç mekânlarda rahat görebilmeleri için uygun ışık desteğine ihtiyaç duymaktadırlar. Aydınlatmada kullanılan ışığın hem müze içerisindeki nesnelerin zarar görmemesi için hem de belli yaş grubundaki ziyaretçilerin kolay algılayabilmeleri açısından uygunluğuna dikkat edilmelidir.

Müze bölümlerinin farklı aydınlatma teknikleriyle donatılması esasına dayanması izleyicilerin duyu organlarının bulundukları ortamın niteliğine göre farklılıklar sergilemektedir. Örneğin müze kütüphanesinde bulunan bir ziyaretçi için ışık oranı yüksek tutulmalıdır. Ama bu oran nesne sergileme bölümüyle tamamen ters orantılıdır. Tüm bu ayrıntılara dikkat edilerek gerçekleştirilecek bir aydınlatmanın ne denli etkili olacağı da açık bir gerçektir.

Genel olarak müzeciliğin ilk yıllarında amaç, daha çok eseri bol ışık altında sergilemekti. Daha sonraları müzeler tarihsel, sanatsal ve bilimsel değeri olan eserlerin toplandığı, sergilendiği ve bilimsel araştırmalara sunulduğu kuruluşlar olarak değerlendirilmiştir. Bir müzede barındırılan eserler bir şahsın veya ülkenin mülkiyetinde olsa bile, bütün bir insanlığın malı olup sonsuza kadar fiziksel ve sanatsal hiçbir değişikliğe uğramadan korunacaklardır.

Günümüzde galeri ve müze aydınlatmasında dört kavram üzerinde durulmaktadır:
1- Bilinçli kullanılmış bir aydınlatma düzeni ile sergilenen nesnelerin görünmesini engelleyen kamaşmanın yok edilmesi, nesnelerin net ve doğru bir şekilde algılanmasının sağlanarak nitelikli bir izleme imkânının tanınması
2- Sergilenen nesnelerin zararlı ışınımlardan korunması
3- Gün ışığını destekleyici yapay aydınlatma düzeninin sağlanması
4- Sergileme yöntemlerinin gelişmesine bağlı olarak nesnelerin biçimsel, gereçsel, renksel, vb. özelliklerinin ortaya çıkarılması.

Sergilenen eserin çevresinde bulunan diğer eserlerle hem uyum içinde olması hem de kendi içerisinde etkisini de muhafaza etmesi gerekmektedir. Bu sergileme, esere ışığın doğru ve etkili bir şekilde kullanılmasına bağlıdır. Eğer sergilenen nesne bir yağlıboya ise, bu esere uygulanacak aydınlatmanın ziyaretçinin duruş açısına göre, tepeden dik bir açıyla ve paralel olması zorunludur. Direkt bir aydınlatma eserin doğru bir şekilde algılanmasını engelleyeceği gibi, esere büyük bir oranda da zarar verecektir. Zararlı uygulamaların ne gibi sonuçlara neden olduğu birçok müzeci tarafından bilinmektedir. En uygun düzenlemeyle donatılmış bir sergi alanı için kusur bulmak imkânsızdır. Böyle bir uygulamayla nesnenin izleyicilere sunumu etkili bir hale getirilmesi ve zararlı ışınımlardan da korunması sağlanacaktır.

DOĞAL IŞIK VE YAPAY IŞIK KARŞILAŞTIRMASI

Doğal ışıkla sergilenen nesnelerin dayanıklılığı, yapay ışıkla sergilenen nesnelere oranla daha fazladır. Gün ışığının yaşayan canlılar üzerindeki olumlu etkisi binlerce yıldır devam etmektedir. Böylesine etkili bir doğal gücün faydaları yapay ışıkla kıyaslandığında saymakla bitmez. İlk olarak bilinmesi gereken gün ışığının insan doğasının besin maddesi olmasının yanı sıra görmemizi de sağladığıdır. İşte tamda bu noktada gün ışığının gerekli ve faydalı olduğu gerçeğinde ortak bir fikir birliğine varmaktayız. Bu birlik organik nesnelerin uzun süre dayanıklı olmasını ve doğal görünümlerinin her noktasını fark edebilmemizin gün ışığıyla sağlanabileceğidir. Ayrıca gün ışığıyla sergilenen bir nesnenin detaylarının daha iyi görüldüğü de açık bir gerçektir. Ama gün ışığıyla sergilenen hassas nesnelerin (kağıt-deri-ipek kumaş vb) sergilendiği vitrinlerin camlarında koruyucu filtreler bulunmalıdır. Bununla birlikte eğer gün ışığı müze pencerelerinden ya da camla kapatılmış tavandan direk olarak nesne üzerine yönlendirilmemeli ve pencerelerin de koruyucu filtrelerle kaplanmış olması gerekmektedir.

Gün ışığını yalnızca açık alanlarda ve iç mekânların büyük camlarla oluşturulan bölümlerinde etkili olabilmektedir. Günün belli saatleri dışında gün ışığının yeterli olmadığı zamanlarda yapay ışığa gereksinim duyulmaktadır. Gün ışığının az olduğu iç mekânlarda destek ışık olarak yapay ışık kullanılmakta. Ya da karanlık iç mekânlarda tamamen yapay ışıkla donatılmış bir düzenekle karşılaşmaktayız. Oluşturulan bu düzeneğin nesne üzerinde zararlar açmamasına ve sergilenen nesnenin en etkili bir şekilde algılanmasına önem verilmelidir.

Sergilenen nesnenin rengine göre kontrast bir aydınlatmanın seçilmemesi de bir diğer konudur. Beyaz bir renge sahip olan müze nesnesinin sarı bir ışıkla aydınlatılması oldukça yanlıştır.

Bir diğer dikkate alınması gereken konu da, aydınlatma ile doğacak olan elektrik tüketimidir. Müze sergi alanları, bekleme salonları, koridorlar ve kütüphaneler gibi birçok bölümün aydınlatılması yapılırken az enerji harcayan lambalar kullanılmalıdır. Bu lambalar flüoresan diye adlandırılan enerji kullanım aygıtlarıdır. Ayrıca yapay ışık yerleştirmeleri yapılırken gereğinden çok aydınlatma aracının kullanılması da artı bir enerji kaybı doğuracaktır. Her alanın ihtiyacı kadar aydınlatma elemanı yerleştirilmeli. Belirlenmiş olan ışınım aygıtı voltaj limitine uyulmalıdır. Tüm bu ayrıntılar dikkate alındığında da enerjiden gözle görülür bir tasarruf sağlamış olur.

1997 yılında kurulmuş olan Ernst Beyeler Müzesi bu doğrultuda verilebilecek en iyi örnektir. Çünkü Ernst Beyeler Müzesi tamamen gün ışığıyla sergilemesi yapılan bir koleksiyona sahip. Mimari projesi çizilirken gün ışığının kullanılacağı kararlaştırılmış ve o doğrultuda tasarımı bitirilmiştir. Cam bir fanusu andıran Ernst Beyeler Müzesinin çevre duvarları ve tavanı pencerelerden oluşmaktadır. Bu pencereler üzerinde otomatik olarak açılıp kapanan paravanlar yer almaktadır. Güneş ısısı arttığında otomatik olarak bu paravanlar kapanmakta ve uygun sıcaklığa düştüğünde ise tekrar otomatik olarak açılmaktadır. Ayrıca sanat eseri sunumuna destek olarak ta müze duvarının bahçeye bakan bir yüzünün ön kısmına küçük bir göl eklenmiştir. Bu göl sanat eserine mizansel olarak güneş ışığını yansıtmaktadır. Nesnelerin en aza indirilmiş zararla sergilendiği bu tasarım harikası bina aydınlatma konusunda örnek olabilecek düzeyde tasarlanmış tek yapıdır. (Res 1, 2)
resim 1
resim 2

IŞIĞIN OLUMSUZ ETKİLERİ

Müzelerde sergilenen nesnelerin almış olduğu ışık açısının yanlışlığı ve gereğinden çok fazla ışığa maruz kalması nesnelere büyük zararlar verebilir. Bu nesnelerin bazıları aşırı hassas, bazıları ise dayanıklı olarak sınıflandırılmaktadır. Hassas nesneler (organik nesneler); kumaş, kağıt, ahşap, deri, organik boyalar, reçine, yağlıboya tablolar, vernikli ahşaplar vb. sayılabilir. Dayanıklı nesneler (inorganik nesneler); taş, cam, madeni eserler, pişmiş toprak vb dir. Dayanıklı nesneler, her türlü ışık açısı ve ışık ayarıyla sergilenebilmekte ve hatta açık havada dahi sergilenmektedir. Hassas nesneler için bu sergileme tekniği oldukça zordur. Bu nesneler ışıktan görmüş olduğu zararın dışında ışık dışı etkilerden de (nem vb.) zarar görmektedirler.

Bu nesnelerin gördükleri zarar hem türlerine hem de ışık ve ışınımların tayfsal yapısına göre değişir. I.C.O.M. (The International Council Of Museum), müze nesnelerini, ışıktan gördükleri zarara, ışığa duyarlılıklarına göre sınıflandırmış ve değişik sınıflara giren nesnelerin en çok kaç lüks aydınlık altında sergilenebileceklerini saptamıştır. Bununla ilgili veriler ÇİZELGE-1 de görülmektedir.
ÇİZELGE-1
Müze nesnelerinin türüne göre izin verilen aydınlık üst sınırları
NOT: Bu aydınlıkları oluşturan ışıkların morüstü ve kızılaltı ışınım içerikleri belli oranların altına düşürülmüş olmalıdır. 50 lm/m2 ve 20 lm/m2 aydınlık düzeyi durumlarında aydınlatma süresinin de sınırlandırılması gerekir.
Işık ve doğal olarak ışığa eşlik eden ışınımların zararlılık oranları ise, duyarlılık nesneye göre
değiştiğinden, ÇİZELGE-2 de göreli olarak verilmiştir. Bu çizelgede bağıl zarar oranının, hemen hemen hiç morüstü ışınım içermeyen klasik akkor lambalarda bile 0.14~0.15 olduğu, sıfır olmadığı görülmektedir. Bunun nedeni ışınımların aktinik etkisinin dalga boyuna bağlı olmasıdır. İnsan gözü, dalga boyu 380 ile 780 nanometre arasında bulunan ışınımlara duyarlı olduğundan, bu dalga boyları arasındaki ışınımlara IŞIK denmektedir. Fakat ışınımlar dalga boyları bakımından süreklilik göstermekte, aktinik etki, büyüyen dalga boyuna göre logaritmasal olarak sürekli bir biçimde azalmakta, ışık bölgesinde bile yok olmamaktadır.

ÇİZELGE-2
Işık kaynaklarının bağıl zarar oranları ve morüstü ışınım içerikleri


(Bu çizelgede, son zamanlarda, yanlış olarak aşırı derecede kullanılmaya başlanan akkor halojen lambalar yer almamıştır. Bunun nedeni, bu lambaların (220 ve 12 volt halojen tüpler ve spotlar) klasik akkor lambalar türünden olmalarıdır. Işık renklerinin biraz daha beyaza yakın, zararlı ışınım içeriklerinin biraz daha yüksek olması dışında bir özellikleri yoktur.)

Günümüzde teknolojinin her geçen gün biraz daha gelişmesi ve yeni buluşların yapılması ışınım hakkında bazı gelişmelerin sağlanmasına yardımcı olmuştur. Ama bu gelişmeler yapay aydınlatma elemanlarının nesne üzerindeki zararlarını tamamen yok edememiştir. Morüstü ışınımların kullanıldığı bir aydınlatmada nesneye zarar verebilecek oran oldukça yüksektir. Teknolojik bir yardımla bu morüstü ışınımların tamamını geçirmeyen bir süzgeç yoktur. Kullanılan süzgeçler morüstü ışınımları en aza indirmenin yanı sıra ışınımın da rengini sarıya çevirmektedir. Bu sarı renkli ışınımın kullanılacağı sergi nesnesin de belli sınırlamalar getirmektedir. Yalnızca mat ya da tek renkli nesnelerin aydınlatılmasında kullanılabilmektedir. Çok canlı renklere sahip olan bir nesne üzerinde kullanmak oldukça imkânsızdır.

SONUÇ
Müzelerin öncelikli olarak benimsediği düşünce tarzı; toplama, koruma ve teşhirdir. Ama tüm bunların uygulanabilmesi için iyi tasarlanmış bir mimari binaya gereksinim vardır. Gerekli odalar, giriş alanı, depolar ve koridorların teknik elemanlarla donatılmadan hiçbir fonksiyonları olamaz. Yeni tasarlanmış Müze Binası için her şey düşünülmelidir. Tüm bu açıklamalar doğrultusunda dikkat edilmesi gereken en önemli nokta bir Müze için yeni tasarlanacak bir binanın teknik donanımlarının unutulmamasıdır. Bu bina eğer tarihi bir bina olacaksa da teknik elemanların yerleştirilmesine uygun bir mimari yapıya sahip olması gereklidir

23 Aralık 2011 Cuma

SANAT ESERLERİNİ ARAÇ HALİNE GETİREREK KİTLELER ÜZERİNDE OLUŞTURULAN BASKICI TUTUMLAR

Geçmişte politik iradenin sahibi olanlar yönetmekte oldukları topluma ne düşüneceklerini ve neleri kabul etmeleri gerektiğini göstermek için anıt heykelleri kullanmaktaydılar (Ancak yaşadığımız son yy'da alevlenen sanat ve sanatçı hareketleri sayesinde anıt heykeller kendi ifade özgürlüklerini kazanabilmişlerdir). Meydanlara dikilmiş olan anıtlar dikildiği yıllarda ki politik yönetimin kitlelere zorla kabul ettirdiği bir dil/düşünce olmuştur. Zorla dayttrıdığı ve kendine simge edindiği anıt heykellerin kitlelere verdiği mesaj tamamen iktidardakilerin hakla neyi almaları gerektiğini gösterir bir dilin sözcüsü gibiydiler. Yönetimdeki iktidar, sanatın evrelerini bilemez, bilmeye de ihtiyaç hissetmemektedir. İktidarın tek arzusu meydana konacak olan heykelin temsil ettiği, geçmişten gelip geleceğe gidecek olan o günün egemen ideolojisidir. Meydan bu görüşle neredeyse fethedilmelidir. Sanatçının dili, sanatla oluşturduğu dil üslubuyla aktardığı görüşü, bu görüşün o kamusal alandaki etkisi, hergün karşılaşan insanlarla heykelin diyalogu, sosyolojik ve toplumsal çağrışımları yönetimin umurunda değildir.
Özellikle bilgi nesnesi haline gelen sanat eserine sanatçının kişisel veya toplumsal kültürünün bir taşıyıcısı olarak bakılmaya başlanması kavramsal sanatla gündeme gelmiştir. Kavramsal sanatın içerisinde oluşan minimal sanat ise asıl sorgulamaların başlamasını sağlayan bir sanat yöntemi olmuştur. Minimal sanat ile başlayan heykelde kaidenin sorgulanması ilk olarak Ferguson ile başlar(1950-60’lı yıllar). Bu sorgulama heykelin kaidesi ile ilgilidir. Kaidenin mutlaka bir milli görüşü simgelediği, ırkla ilgili bir bağlantısı olduğu ve izleyicinin daha alt sınıfmış gibi görüldüğü bir düşünceyi içermesi tartışılmaktadır. Tüm bu tutarsızlığa karşı-duruşu ilk olarak minimalist heykeltıraşlar sergilermişlerdir. En etkili karşı duruş (bu aynı zamanda kitlenin karşı duruş özelliğide taşır) Do Ho Suh’un “Public Figüres” isimli anıt çalışmasıdır (1998). Bu çalışması ile kaideyi sorgulayan sanatçı özellikle kaidenin üzerinde bulunan heykelin izleyicinin daha yükseğinde bulunması ve dolayısı ilede halkın önemsiz ve ikinci sınıf olduğunu düşünen baskıcı bir zihniyetin dili olduğunu sorgular niteliktedir. İşçileri simgeleyen onlarca küçük heykelcik bir grup halinde ve birlerine destek olur vaziyette yanyana ve arka arkaya sıralanmış olarak tonlarca ağırlıkta bir kaideyi taşımaktadırlar. Sanatçının bu işi tamamen iktidarı eleştirir bir özelliktedir. İktidara karşı sessiz ama etkili bir dille yani heykeli ile, siz ne kadar baskıcı ve kendi isteklerini zorla kabul ettiren kişiler olursanız olun bizler bu baskılar altında kesinlikle ezilmeyiz ve birbirimize her zaman destek olacağızı söylemektedir (resim 1).
Resim 1

Ayrıca Do Ho Suh’un buna benzer bir diğer çalışması ise 2003 yılında sergilediği “Karma” isimli eseridir. Bu eserinde yine işçileri konu almıştır ve bu işçilerin sırtından geçinen büyük yöneticilere bir göndermede bulunmaktadır. Her ne olursa olsun yine ezilmeyen ve yılmayan bir işçi profili bulunmaktadır. Her türlü baskıya karşı yine aykta dimdik durabilen ve birbirlerini destekleyen işçilerden oluşan bir grup bulunmaktadır (resim 2).
Resim 2

Kitlenin sözcüsü olmuş bir diğer sanatçı ise Daniel Büren’dir. Büren Paris Royal Palas’ta bir sarayın avlusuna bir yerleştirme çalışmıştır. Bu çalışması onlarca sütundan oluşmaktadır. Bu sütünların hepsi aynı genişlik ve uzunluktalar. Ama bazı sütünlar yarısına kadar bazıları ise üstten daha az bir kısmı görülecek şekilde meyandaki zemine gömülmüştür. Krallık hükümlerinin yaşandığı zamanlarda kullanılan bir balkonun önü sanatçı için çalışma alanı olmuştur. Bu alanı seçmesindeki neden ise kralın ve ondan sonra gelen yöneticilerin o balkonu kendi düşüncelerini halka söylemek için kullanmalarında yatmaktadır. Bu alan halkın erişemeyeceği ve yüce alanlardır. Ama sanatçı bu erişilmezliği ve yöneticilerin baskıcılığını tamamen yoketme yolunu seçmiştir. Sergilediği sütunlara oradaki halk hem dokunabilmekte hemde üzerlerine rahat bir şekilde tırmanıp oturabilmektedirler. Dolayısı ile sanatçı sarayın bu erişilemezliğini, yüceliğini ve halk üzerindeki baskısını yoketmekle kalmayıp aynı zamanda halkın da yüce ve değerli olduğunu göstermektedir (resim 3).
Resim 3

Bu tür karşı duruşlara ek olarak özellikle kitlelere karşı uygulanan ırkçılık sorunu hakkında sanatsal çalışma örneğini ise Alicia Framis isimli sanatçıdan görebiliriz. Avrupa ülkelerinde yerel yönetim tarafından uygulanan şiddet içerikli ırkçılık politikaları sanatçının dikkat çekmek için ele aldığı bir konudur. Sanatçı, ırkçı grupların, göçmenlerin üzerine saldıkları vahşi köpek ısırmalarına karşı dayanıklı, yanmaz, su ve hatta kurşun geçirmez bir malzemeyle oluşturduğu elbiseyi, ırkçılık olaylarının yaygın olduğu Avrupa şehirlerine dağıtıyor (resim 4). Altın sarısı renkli, üzeri ‘burası senin ülken değil’ yazılı bu elbiseyle şehirlerin meydanlarında dolaşan koyu renkli göçmenleri kamusal alanlarda canlı heykel olarak tanımlayan Framis; “büyük kitleler için sanatı ya da sanatın sonsuza kadar yaşayacak değerini savunmuyor, sadece deneyimin değerli olduğunu ve ölü objelerin bu deneyimi hiçbir zaman iletemeyeceğini” düşünüyor. Yaşayan insanların birşeyler yapmasını ve birbirlerine sahip çıkması gerektiğini vurguluyor.
Resim 4.

Türkiye’de anıt bilinci siparişi veren egemen iktidarın temsilcisi ve yerel yönetiminin ideolojisi üzerinden oluşmuştur. Bu şekilde üretilmiş kaidenin üzerinde yükselen heykel, sadece heykeli var ederek ve yeni diyaloglar başlatarak meydanın tarihsel ve kültürel göstergeleri ile çağrışımlarını, bireyle olan ilişkisi ile heykelin var oluş sorunsallarını göz ardı etmiştir. Buna bağlı olarak Türkiye’de sanatçıların kamusal alanlarda kendilerini ifade edecekleri ve ürettikleri projeleri uygulayabilecekleri uygun platformlar bulmaları zor olmaktadır.