20 Mart 2013 Çarşamba

EĞİTİMSİZ MÜZE YÖNETİCİLERİNİN MÜZELERE VE ÇEVRELERİNE OLUMSUZ ETKİLERİ

 Ülkemiz kültür zenginliğinin birer simgesi olan müzelerimiz yönetilme stratejileri bakımından büyük bir eksiklik yaşamaktadırlar. Bu eksiklikler; Müzecilik konusunda eğitim almamış olan kişilerin müze yöneticisi olarak atanmaları sonucunda ortaya çıkmaktadır. Bu kişiler Müzeyi bir kültür kurumu olarak aktivite edememekteler ve Müze Yönetimi hakkında ileriye dönük uygulamalar gerçekleştirememektedirler.
 Eğitimsiz Müze Yöneticileri kendi personelleri içerisinde müzecilik eğitimi almış olan verimli kişilerin verimliliğini etkilemekte ve onları geri planda tutmak gibi çok olumsuz baskıcı davranışlar sergilemektedir. Baskı konusu verimli personelde hem moral bozukluğu hem de işe yaklaşımındaki olumlu görüşün kaybolması gibi sonuçlar doğurmaktadır. Üst üste karşılaştığı engeller karşısında umutsuz bir hisse kapılan personel müzecilikten soğumakta ve üstlendiği görevden vazgeçip oradan uzaklaşmayı tercih etmektedir. İşten soğumalar sonucunda personelin ziyaretçilere olan tutumunu da olumsuz yönde etkilemektedir. Ziyaretçilere karşı sabırsız ve umursamaz bir tavır takınmalarına neden olmaktadır. Ayrıca bazı müzelerde müzecilik hakkında konferanslar, seminerler ve yayımlanmış makaleler gibi çok önemli uygulamalar gerçekleştirilmemektedir. Öyle ki, ülkemizde müzeciliğin yaygınlaştırılması ve tanıtılması için bu tür eğitsel etkinliklere ihtiyaç duyulmaktadır. Müzecilik ile ilgili bir araştırma yapmaya kalktığınızda yeterli miktarda yazılmış kaynağa ulaşılamamakta ve istenilen cevaba ulaşılamamaktadır.
 Müze yöneticilerinden beklenenlerin tam aksi yönde gerçekleştirilen davranışlar kafalarda şöyle bir soruyu ortaya çıkarmakadır; Acaba müzecilik ile ilgili bilgisi bulunmayanlar müze yönetimine özellikle mi seçiliyor? burada varılması istenilen sonuç müzelerimizin devamlılığının sağlanmaması mı? yok edilmek istenmesi mi?... Sanırım müze yöneticilerinin müzelerimizin devamlılığı konusunda gerçekleştirilmek üzere hazırlanmış projelerinin olmaması da bu soruların cevabı niteliğinde karşımıza çıkmaktadır.
 Müzelerimizin gelecek kuşaklara kadar devamlılığını sağlayabilmek için müze yöneticilerinin geleceğe dönük eğitsel projeler üretmesi ve onların uygulanabilir düzeye getirilmelerini sağlamaları gerekmektedir.

19 Mart 2013 Salı

HEYKEL SANATININ TÜRKİYE'DEKİ DEĞERİNİN İRDELENMESİ

  Sanat dünyası özünde çok genel yorumlar barındırır. Bu yorumlar öncelikli olarak sanat eserlerinin izleyici karşısına çıkarılma yönüyle ilgilidir. İzleyiciye ne verirseniz onu alır ve onunla kalır mantığıyla yaklaşan görüştür bu. Aslında heykel ile birlikte verilmesi gereken heykelin içerisinde gizli olan anlamıdır. Bu farkındalıkla yaklaşan izleyiciler heykeli tasarlayan sanatçının duygularını anlayabilir. Ülkemizde bu görüşün benimsenmesini sağlayabilmek için öncelikli olarak; heykel sanatının değerinin farkedilebilmesi için programlı tanıtımlar ve eğitici konferanslar gereklidir.
 Heykel sanatı eğitimi küçük yaştaki genç beyinlerle başlamalı ve geniş kitlelere kadar ulaştırılmalıdır. İlköğretim seviyesindeki gençlerimizin sanat içerikli dersleri dahilinde Müze gezileri uygulanmalı ve Antik eserlerin anlatımlı tanıtımı ile başlanmalıdır. Program dahilinde gençlerimizin yaratıcı zekalarına yönelik üç boyutlu tasarımlar gerçekleştirebilecekleri atölyeler tahsis edilmelidir. Heykel sanatı eğitimi almalarının yanı sıra da, özgür düşünme becerisi kazanırlar ve kişisel gelişimlerine değer katılabilir.
 Avrupa'da Minimal Sanat'ın çıkışı ile büyük bir güç kazanan Heykel Sanatı kendinden çokça söz ettirmiştir.  Bu etkililik aynı tarihlerde Türkiye sınırları içerisinde ne farkedilmiş ne de yaygınlık kazanabilmiştir. Ülkemiz insanının heykel sanatına olan karşı tutumunu kırabilmek adına etkili uygulamalar geliştirilmiştir. İlk olarak Atatürk heykelleri ile bu etkililik sağlanmaya çalışılmıştır. Bu yaklaşınla atılan adımlar çok önemli bir  gelişme sağlamasına rağmen ülke insanımıza heykel nedir? sorusu yöneltildiğinde cevap olarak Atatürk Heykellerini anlatmakla yetinmişlerdir. Tabii ki Ulu Önderimiz Atatürk'e ait heykeller maddi ve manevi anlamda paha biçilmezlerdir. Ama sanat özgür düşünceler barındırır ve tek bir form ile heykel sınırlandırılamaz.
 Artık günümüzde Heykel Sanatı ne yazık ki sanatçının kendisini ifade etme aracı olmaktan çok uzak kalmış ve dönemin siyasi dili olmuştur. Bunu da meydanlara dikilmiş heykellerin iktidar tarafından seçilerek yerleştirilmesinden ve verdikleri sessiz mesajlardan anlamaktayız. Dolayısı ile Sanatsal bir tasarım halk ile buluşturulamamış ve heykel sanatına olan zihinlerdeki ön yargıların kırılması da sağlanamamıştır. Uygulanan davranışlar gösteriyor ki heykel sanatının ülkemizde kabul görmesi için ne yazık ki uzun ve zorlu bir yoldan geçmemiz gerekiyor.
 Heykel Sanatı, eğitsel anlamda bir çok Üniversite'de teorik ve uygulamalı olarak öğrencilere verilmektedir. Yalnız burada da eksik bir yön vardır. Üniversitelerde verilen Sanat Dersleri tamamen akademik yaklaşımla (Bahaus düşüncesiyle) yani sadece malzeme tanıtımı ve malzeme kullanımı üzerine dayalıdır. Bu dersleri verenlerin arasında Sanatçılara rastlamak çok nadir olmaktadır. Bir çok Üniversite kendi bünyesinde çalışan Öğretim üyelerinin belli bir bölümünü Sanatçılar ile gidermelidir. Öğrenciler malzemeleri tanımanın yanı sıra Sanat Nedir?in anlamını da gerçek anlamda kavrayabilirler ve Sanat Eseri nasıl bir duygu gerektiriri farkedebilirler. Bununla birlikte Heykel Sanatı ile ilgili kaynakların neredeyse tamına yakını yabancı dilde yazılmış dökümanlardan oluşmaktadır. Heykel Sanatı ile ilgili her hangi bir bilgiye ulaşmak istediğimizde Türkçe yazılmış dökümanların bulunmaması heykel sanatına verdiğimiz değerin çok az olduğunu ve heykel sanatına olan merakımızın da yok denecek kadar az olduğunu kanıtlar niteliktedir.

25 Aralık 2011 Pazar

MÜZE VE SERGİLEME MEKÂNLARINDA KULLANILAN AYDINLATMA YÖNTEMLERİ

Müzeler için en önemli noktaların başında yer alan nesne sunumu tamamen aydınlatma ile ilgilidir. Aydınlatma yöntemlerinin çok iyi bilinmesine bağlı olan müzecilik anlayışı günümüzde pek çok müzede uygulanmaktadır. Bu uygulamanın esas alındığı temel noktalardan biri de, mimari elemanların müze için belli gereksinimlerle donatılmasına ve dolayısı ile bir müze kurma aşamasında müzeye uygun olarak tasarlanmış mimari projenin varlığına ihtiyaç duyulmasıdır. Müze nesnelerinin sınıflandırılması, depolar, arşiv odaları, ziyaretçi salonları ve sergi alanları gibi pek çok önemli bölümlerin aydınlatılmaları için teknik desteklerle donatılmış bir binadan söz edilmektedir. Bu teknik donanımı destekleyebilecek binalar müze binası olarak tasarlanmış ve yeni inşa edilmiş binalardan oluşmaktadır.

IŞINIM VE BİNA UYUMU

Ülkemizde genellikle uygulanmakta olan tarihi binaların müzeye dönüştürülme geleneği aydınlatma kriterleri açısından bazı sorunlar doğurduğu açıktır. Bu tarihi binaların teknik donanımlara uygun olmayışı ve nesne sunumları için özel olarak tasarlanmamış olması aydınlatma yönünden birçok sıkıntının doğmasına neden olmaktadır. Aydınlatma elemanlarının doğru açıyla nesneye bakmaması, mesafe sorunu, ışığın rengi ve voltaj ayarının uygunsuzluğu müze nesnelerinin zarar görmesine ve sunumunun etkili olmamasına neden olmaktadır.

Ayrıca insan doğası gereği yaşlıların iç mekânlarda rahat görebilmeleri için uygun ışık desteğine ihtiyaç duymaktadırlar. Aydınlatmada kullanılan ışığın hem müze içerisindeki nesnelerin zarar görmemesi için hem de belli yaş grubundaki ziyaretçilerin kolay algılayabilmeleri açısından uygunluğuna dikkat edilmelidir.

Müze bölümlerinin farklı aydınlatma teknikleriyle donatılması esasına dayanması izleyicilerin duyu organlarının bulundukları ortamın niteliğine göre farklılıklar sergilemektedir. Örneğin müze kütüphanesinde bulunan bir ziyaretçi için ışık oranı yüksek tutulmalıdır. Ama bu oran nesne sergileme bölümüyle tamamen ters orantılıdır. Tüm bu ayrıntılara dikkat edilerek gerçekleştirilecek bir aydınlatmanın ne denli etkili olacağı da açık bir gerçektir.

Genel olarak müzeciliğin ilk yıllarında amaç, daha çok eseri bol ışık altında sergilemekti. Daha sonraları müzeler tarihsel, sanatsal ve bilimsel değeri olan eserlerin toplandığı, sergilendiği ve bilimsel araştırmalara sunulduğu kuruluşlar olarak değerlendirilmiştir. Bir müzede barındırılan eserler bir şahsın veya ülkenin mülkiyetinde olsa bile, bütün bir insanlığın malı olup sonsuza kadar fiziksel ve sanatsal hiçbir değişikliğe uğramadan korunacaklardır.

Günümüzde galeri ve müze aydınlatmasında dört kavram üzerinde durulmaktadır:
1- Bilinçli kullanılmış bir aydınlatma düzeni ile sergilenen nesnelerin görünmesini engelleyen kamaşmanın yok edilmesi, nesnelerin net ve doğru bir şekilde algılanmasının sağlanarak nitelikli bir izleme imkânının tanınması
2- Sergilenen nesnelerin zararlı ışınımlardan korunması
3- Gün ışığını destekleyici yapay aydınlatma düzeninin sağlanması
4- Sergileme yöntemlerinin gelişmesine bağlı olarak nesnelerin biçimsel, gereçsel, renksel, vb. özelliklerinin ortaya çıkarılması.

Sergilenen eserin çevresinde bulunan diğer eserlerle hem uyum içinde olması hem de kendi içerisinde etkisini de muhafaza etmesi gerekmektedir. Bu sergileme, esere ışığın doğru ve etkili bir şekilde kullanılmasına bağlıdır. Eğer sergilenen nesne bir yağlıboya ise, bu esere uygulanacak aydınlatmanın ziyaretçinin duruş açısına göre, tepeden dik bir açıyla ve paralel olması zorunludur. Direkt bir aydınlatma eserin doğru bir şekilde algılanmasını engelleyeceği gibi, esere büyük bir oranda da zarar verecektir. Zararlı uygulamaların ne gibi sonuçlara neden olduğu birçok müzeci tarafından bilinmektedir. En uygun düzenlemeyle donatılmış bir sergi alanı için kusur bulmak imkânsızdır. Böyle bir uygulamayla nesnenin izleyicilere sunumu etkili bir hale getirilmesi ve zararlı ışınımlardan da korunması sağlanacaktır.

DOĞAL IŞIK VE YAPAY IŞIK KARŞILAŞTIRMASI

Doğal ışıkla sergilenen nesnelerin dayanıklılığı, yapay ışıkla sergilenen nesnelere oranla daha fazladır. Gün ışığının yaşayan canlılar üzerindeki olumlu etkisi binlerce yıldır devam etmektedir. Böylesine etkili bir doğal gücün faydaları yapay ışıkla kıyaslandığında saymakla bitmez. İlk olarak bilinmesi gereken gün ışığının insan doğasının besin maddesi olmasının yanı sıra görmemizi de sağladığıdır. İşte tamda bu noktada gün ışığının gerekli ve faydalı olduğu gerçeğinde ortak bir fikir birliğine varmaktayız. Bu birlik organik nesnelerin uzun süre dayanıklı olmasını ve doğal görünümlerinin her noktasını fark edebilmemizin gün ışığıyla sağlanabileceğidir. Ayrıca gün ışığıyla sergilenen bir nesnenin detaylarının daha iyi görüldüğü de açık bir gerçektir. Ama gün ışığıyla sergilenen hassas nesnelerin (kağıt-deri-ipek kumaş vb) sergilendiği vitrinlerin camlarında koruyucu filtreler bulunmalıdır. Bununla birlikte eğer gün ışığı müze pencerelerinden ya da camla kapatılmış tavandan direk olarak nesne üzerine yönlendirilmemeli ve pencerelerin de koruyucu filtrelerle kaplanmış olması gerekmektedir.

Gün ışığını yalnızca açık alanlarda ve iç mekânların büyük camlarla oluşturulan bölümlerinde etkili olabilmektedir. Günün belli saatleri dışında gün ışığının yeterli olmadığı zamanlarda yapay ışığa gereksinim duyulmaktadır. Gün ışığının az olduğu iç mekânlarda destek ışık olarak yapay ışık kullanılmakta. Ya da karanlık iç mekânlarda tamamen yapay ışıkla donatılmış bir düzenekle karşılaşmaktayız. Oluşturulan bu düzeneğin nesne üzerinde zararlar açmamasına ve sergilenen nesnenin en etkili bir şekilde algılanmasına önem verilmelidir.

Sergilenen nesnenin rengine göre kontrast bir aydınlatmanın seçilmemesi de bir diğer konudur. Beyaz bir renge sahip olan müze nesnesinin sarı bir ışıkla aydınlatılması oldukça yanlıştır.

Bir diğer dikkate alınması gereken konu da, aydınlatma ile doğacak olan elektrik tüketimidir. Müze sergi alanları, bekleme salonları, koridorlar ve kütüphaneler gibi birçok bölümün aydınlatılması yapılırken az enerji harcayan lambalar kullanılmalıdır. Bu lambalar flüoresan diye adlandırılan enerji kullanım aygıtlarıdır. Ayrıca yapay ışık yerleştirmeleri yapılırken gereğinden çok aydınlatma aracının kullanılması da artı bir enerji kaybı doğuracaktır. Her alanın ihtiyacı kadar aydınlatma elemanı yerleştirilmeli. Belirlenmiş olan ışınım aygıtı voltaj limitine uyulmalıdır. Tüm bu ayrıntılar dikkate alındığında da enerjiden gözle görülür bir tasarruf sağlamış olur.

1997 yılında kurulmuş olan Ernst Beyeler Müzesi bu doğrultuda verilebilecek en iyi örnektir. Çünkü Ernst Beyeler Müzesi tamamen gün ışığıyla sergilemesi yapılan bir koleksiyona sahip. Mimari projesi çizilirken gün ışığının kullanılacağı kararlaştırılmış ve o doğrultuda tasarımı bitirilmiştir. Cam bir fanusu andıran Ernst Beyeler Müzesinin çevre duvarları ve tavanı pencerelerden oluşmaktadır. Bu pencereler üzerinde otomatik olarak açılıp kapanan paravanlar yer almaktadır. Güneş ısısı arttığında otomatik olarak bu paravanlar kapanmakta ve uygun sıcaklığa düştüğünde ise tekrar otomatik olarak açılmaktadır. Ayrıca sanat eseri sunumuna destek olarak ta müze duvarının bahçeye bakan bir yüzünün ön kısmına küçük bir göl eklenmiştir. Bu göl sanat eserine mizansel olarak güneş ışığını yansıtmaktadır. Nesnelerin en aza indirilmiş zararla sergilendiği bu tasarım harikası bina aydınlatma konusunda örnek olabilecek düzeyde tasarlanmış tek yapıdır. (Res 1, 2)
resim 1
resim 2

IŞIĞIN OLUMSUZ ETKİLERİ

Müzelerde sergilenen nesnelerin almış olduğu ışık açısının yanlışlığı ve gereğinden çok fazla ışığa maruz kalması nesnelere büyük zararlar verebilir. Bu nesnelerin bazıları aşırı hassas, bazıları ise dayanıklı olarak sınıflandırılmaktadır. Hassas nesneler (organik nesneler); kumaş, kağıt, ahşap, deri, organik boyalar, reçine, yağlıboya tablolar, vernikli ahşaplar vb. sayılabilir. Dayanıklı nesneler (inorganik nesneler); taş, cam, madeni eserler, pişmiş toprak vb dir. Dayanıklı nesneler, her türlü ışık açısı ve ışık ayarıyla sergilenebilmekte ve hatta açık havada dahi sergilenmektedir. Hassas nesneler için bu sergileme tekniği oldukça zordur. Bu nesneler ışıktan görmüş olduğu zararın dışında ışık dışı etkilerden de (nem vb.) zarar görmektedirler.

Bu nesnelerin gördükleri zarar hem türlerine hem de ışık ve ışınımların tayfsal yapısına göre değişir. I.C.O.M. (The International Council Of Museum), müze nesnelerini, ışıktan gördükleri zarara, ışığa duyarlılıklarına göre sınıflandırmış ve değişik sınıflara giren nesnelerin en çok kaç lüks aydınlık altında sergilenebileceklerini saptamıştır. Bununla ilgili veriler ÇİZELGE-1 de görülmektedir.
ÇİZELGE-1
Müze nesnelerinin türüne göre izin verilen aydınlık üst sınırları
NOT: Bu aydınlıkları oluşturan ışıkların morüstü ve kızılaltı ışınım içerikleri belli oranların altına düşürülmüş olmalıdır. 50 lm/m2 ve 20 lm/m2 aydınlık düzeyi durumlarında aydınlatma süresinin de sınırlandırılması gerekir.
Işık ve doğal olarak ışığa eşlik eden ışınımların zararlılık oranları ise, duyarlılık nesneye göre
değiştiğinden, ÇİZELGE-2 de göreli olarak verilmiştir. Bu çizelgede bağıl zarar oranının, hemen hemen hiç morüstü ışınım içermeyen klasik akkor lambalarda bile 0.14~0.15 olduğu, sıfır olmadığı görülmektedir. Bunun nedeni ışınımların aktinik etkisinin dalga boyuna bağlı olmasıdır. İnsan gözü, dalga boyu 380 ile 780 nanometre arasında bulunan ışınımlara duyarlı olduğundan, bu dalga boyları arasındaki ışınımlara IŞIK denmektedir. Fakat ışınımlar dalga boyları bakımından süreklilik göstermekte, aktinik etki, büyüyen dalga boyuna göre logaritmasal olarak sürekli bir biçimde azalmakta, ışık bölgesinde bile yok olmamaktadır.

ÇİZELGE-2
Işık kaynaklarının bağıl zarar oranları ve morüstü ışınım içerikleri


(Bu çizelgede, son zamanlarda, yanlış olarak aşırı derecede kullanılmaya başlanan akkor halojen lambalar yer almamıştır. Bunun nedeni, bu lambaların (220 ve 12 volt halojen tüpler ve spotlar) klasik akkor lambalar türünden olmalarıdır. Işık renklerinin biraz daha beyaza yakın, zararlı ışınım içeriklerinin biraz daha yüksek olması dışında bir özellikleri yoktur.)

Günümüzde teknolojinin her geçen gün biraz daha gelişmesi ve yeni buluşların yapılması ışınım hakkında bazı gelişmelerin sağlanmasına yardımcı olmuştur. Ama bu gelişmeler yapay aydınlatma elemanlarının nesne üzerindeki zararlarını tamamen yok edememiştir. Morüstü ışınımların kullanıldığı bir aydınlatmada nesneye zarar verebilecek oran oldukça yüksektir. Teknolojik bir yardımla bu morüstü ışınımların tamamını geçirmeyen bir süzgeç yoktur. Kullanılan süzgeçler morüstü ışınımları en aza indirmenin yanı sıra ışınımın da rengini sarıya çevirmektedir. Bu sarı renkli ışınımın kullanılacağı sergi nesnesin de belli sınırlamalar getirmektedir. Yalnızca mat ya da tek renkli nesnelerin aydınlatılmasında kullanılabilmektedir. Çok canlı renklere sahip olan bir nesne üzerinde kullanmak oldukça imkânsızdır.

SONUÇ
Müzelerin öncelikli olarak benimsediği düşünce tarzı; toplama, koruma ve teşhirdir. Ama tüm bunların uygulanabilmesi için iyi tasarlanmış bir mimari binaya gereksinim vardır. Gerekli odalar, giriş alanı, depolar ve koridorların teknik elemanlarla donatılmadan hiçbir fonksiyonları olamaz. Yeni tasarlanmış Müze Binası için her şey düşünülmelidir. Tüm bu açıklamalar doğrultusunda dikkat edilmesi gereken en önemli nokta bir Müze için yeni tasarlanacak bir binanın teknik donanımlarının unutulmamasıdır. Bu bina eğer tarihi bir bina olacaksa da teknik elemanların yerleştirilmesine uygun bir mimari yapıya sahip olması gereklidir

23 Aralık 2011 Cuma

SANAT ESERLERİNİ ARAÇ HALİNE GETİREREK KİTLELER ÜZERİNDE OLUŞTURULAN BASKICI TUTUMLAR

Geçmişte politik iradenin sahibi olanlar yönetmekte oldukları topluma ne düşüneceklerini ve neleri kabul etmeleri gerektiğini göstermek için anıt heykelleri kullanmaktaydılar (Ancak yaşadığımız son yy'da alevlenen sanat ve sanatçı hareketleri sayesinde anıt heykeller kendi ifade özgürlüklerini kazanabilmişlerdir). Meydanlara dikilmiş olan anıtlar dikildiği yıllarda ki politik yönetimin kitlelere zorla kabul ettirdiği bir dil/düşünce olmuştur. Zorla dayttrıdığı ve kendine simge edindiği anıt heykellerin kitlelere verdiği mesaj tamamen iktidardakilerin hakla neyi almaları gerektiğini gösterir bir dilin sözcüsü gibiydiler. Yönetimdeki iktidar, sanatın evrelerini bilemez, bilmeye de ihtiyaç hissetmemektedir. İktidarın tek arzusu meydana konacak olan heykelin temsil ettiği, geçmişten gelip geleceğe gidecek olan o günün egemen ideolojisidir. Meydan bu görüşle neredeyse fethedilmelidir. Sanatçının dili, sanatla oluşturduğu dil üslubuyla aktardığı görüşü, bu görüşün o kamusal alandaki etkisi, hergün karşılaşan insanlarla heykelin diyalogu, sosyolojik ve toplumsal çağrışımları yönetimin umurunda değildir.
Özellikle bilgi nesnesi haline gelen sanat eserine sanatçının kişisel veya toplumsal kültürünün bir taşıyıcısı olarak bakılmaya başlanması kavramsal sanatla gündeme gelmiştir. Kavramsal sanatın içerisinde oluşan minimal sanat ise asıl sorgulamaların başlamasını sağlayan bir sanat yöntemi olmuştur. Minimal sanat ile başlayan heykelde kaidenin sorgulanması ilk olarak Ferguson ile başlar(1950-60’lı yıllar). Bu sorgulama heykelin kaidesi ile ilgilidir. Kaidenin mutlaka bir milli görüşü simgelediği, ırkla ilgili bir bağlantısı olduğu ve izleyicinin daha alt sınıfmış gibi görüldüğü bir düşünceyi içermesi tartışılmaktadır. Tüm bu tutarsızlığa karşı-duruşu ilk olarak minimalist heykeltıraşlar sergilermişlerdir. En etkili karşı duruş (bu aynı zamanda kitlenin karşı duruş özelliğide taşır) Do Ho Suh’un “Public Figüres” isimli anıt çalışmasıdır (1998). Bu çalışması ile kaideyi sorgulayan sanatçı özellikle kaidenin üzerinde bulunan heykelin izleyicinin daha yükseğinde bulunması ve dolayısı ilede halkın önemsiz ve ikinci sınıf olduğunu düşünen baskıcı bir zihniyetin dili olduğunu sorgular niteliktedir. İşçileri simgeleyen onlarca küçük heykelcik bir grup halinde ve birlerine destek olur vaziyette yanyana ve arka arkaya sıralanmış olarak tonlarca ağırlıkta bir kaideyi taşımaktadırlar. Sanatçının bu işi tamamen iktidarı eleştirir bir özelliktedir. İktidara karşı sessiz ama etkili bir dille yani heykeli ile, siz ne kadar baskıcı ve kendi isteklerini zorla kabul ettiren kişiler olursanız olun bizler bu baskılar altında kesinlikle ezilmeyiz ve birbirimize her zaman destek olacağızı söylemektedir (resim 1).
Resim 1

Ayrıca Do Ho Suh’un buna benzer bir diğer çalışması ise 2003 yılında sergilediği “Karma” isimli eseridir. Bu eserinde yine işçileri konu almıştır ve bu işçilerin sırtından geçinen büyük yöneticilere bir göndermede bulunmaktadır. Her ne olursa olsun yine ezilmeyen ve yılmayan bir işçi profili bulunmaktadır. Her türlü baskıya karşı yine aykta dimdik durabilen ve birbirlerini destekleyen işçilerden oluşan bir grup bulunmaktadır (resim 2).
Resim 2

Kitlenin sözcüsü olmuş bir diğer sanatçı ise Daniel Büren’dir. Büren Paris Royal Palas’ta bir sarayın avlusuna bir yerleştirme çalışmıştır. Bu çalışması onlarca sütundan oluşmaktadır. Bu sütünların hepsi aynı genişlik ve uzunluktalar. Ama bazı sütünlar yarısına kadar bazıları ise üstten daha az bir kısmı görülecek şekilde meyandaki zemine gömülmüştür. Krallık hükümlerinin yaşandığı zamanlarda kullanılan bir balkonun önü sanatçı için çalışma alanı olmuştur. Bu alanı seçmesindeki neden ise kralın ve ondan sonra gelen yöneticilerin o balkonu kendi düşüncelerini halka söylemek için kullanmalarında yatmaktadır. Bu alan halkın erişemeyeceği ve yüce alanlardır. Ama sanatçı bu erişilmezliği ve yöneticilerin baskıcılığını tamamen yoketme yolunu seçmiştir. Sergilediği sütunlara oradaki halk hem dokunabilmekte hemde üzerlerine rahat bir şekilde tırmanıp oturabilmektedirler. Dolayısı ile sanatçı sarayın bu erişilemezliğini, yüceliğini ve halk üzerindeki baskısını yoketmekle kalmayıp aynı zamanda halkın da yüce ve değerli olduğunu göstermektedir (resim 3).
Resim 3

Bu tür karşı duruşlara ek olarak özellikle kitlelere karşı uygulanan ırkçılık sorunu hakkında sanatsal çalışma örneğini ise Alicia Framis isimli sanatçıdan görebiliriz. Avrupa ülkelerinde yerel yönetim tarafından uygulanan şiddet içerikli ırkçılık politikaları sanatçının dikkat çekmek için ele aldığı bir konudur. Sanatçı, ırkçı grupların, göçmenlerin üzerine saldıkları vahşi köpek ısırmalarına karşı dayanıklı, yanmaz, su ve hatta kurşun geçirmez bir malzemeyle oluşturduğu elbiseyi, ırkçılık olaylarının yaygın olduğu Avrupa şehirlerine dağıtıyor (resim 4). Altın sarısı renkli, üzeri ‘burası senin ülken değil’ yazılı bu elbiseyle şehirlerin meydanlarında dolaşan koyu renkli göçmenleri kamusal alanlarda canlı heykel olarak tanımlayan Framis; “büyük kitleler için sanatı ya da sanatın sonsuza kadar yaşayacak değerini savunmuyor, sadece deneyimin değerli olduğunu ve ölü objelerin bu deneyimi hiçbir zaman iletemeyeceğini” düşünüyor. Yaşayan insanların birşeyler yapmasını ve birbirlerine sahip çıkması gerektiğini vurguluyor.
Resim 4.

Türkiye’de anıt bilinci siparişi veren egemen iktidarın temsilcisi ve yerel yönetiminin ideolojisi üzerinden oluşmuştur. Bu şekilde üretilmiş kaidenin üzerinde yükselen heykel, sadece heykeli var ederek ve yeni diyaloglar başlatarak meydanın tarihsel ve kültürel göstergeleri ile çağrışımlarını, bireyle olan ilişkisi ile heykelin var oluş sorunsallarını göz ardı etmiştir. Buna bağlı olarak Türkiye’de sanatçıların kamusal alanlarda kendilerini ifade edecekleri ve ürettikleri projeleri uygulayabilecekleri uygun platformlar bulmaları zor olmaktadır.

MÜZECİLİKTE HALKLA İLİŞKİLER VE HEDEF KİTLE ARAŞTIRMALARI PLANLAMASI



HALK & HEDEF KİTLE
 Halkla ilişkiler bağlamında “halk”, bir ülke halkının tamamı değil, onun içinden belli özellikleri itibariyle bir araya getirilmek istenilen daha özel bir grup yani “hedef kitle”dir.
 Hedef kitle, benzer nitelikler taşıdıkları ve ortak hareket ettikleri varsayılan bireylerden oluşan gruptur.
 Hedef kitle anlamında söylenecek olursa, bir kurumun “halk”ı, o kurumun çalışmalarını etkileyen ve ondan etkilenen kişilerdir.

KULLANILAN ARAÇLAR
 Broşür    Bülten    Dergi    Afiş    Kitap    Kitapçık    El kitabı   Mektup    Yıllık   Zarf   El ilanı   Televizyon    Radyo    Film   Gazete    Internet    Radyo ve televizyonlardaki küçük ilanlar (spotlar)   Herkese açık davet   Festivaller    Sergiler   Fuarlar   Yarışmalar   Toplantılar (panel, sempozyum, seminer vb.)  Poşet    İlan panosu     Pankart     Büyük reklam panosu
STRATEJİK PLANLAMA MODELİ

“HEDEF KİTLE”
 Hedef Kitle ve Kritik Özellikler Nelerdir?
 Hedef Kitle Hizmet Yada Ürünle İlgili Ne Hissediyor?
 Hedef Kitlenin Hizmetle İlgili Hissettikleri Kurumun İstediği Şekilde Nasıl Değiştirilebilir?

HEDEFLERE GÖRE YÖNETİM (MBO)
• Hedef Kitle;
 Mesaj kime verilmelidir ve hedef kitle örgütünün amaçlarını gerçekleştirmeye nasıl yardımcı olur?
 Hedef kitlenin karakteristikleri nelerdir?
 Demografik bilgiler mesajı yapılandırmada nasıl kullanılabilir?
• Hedef Kitleyi Belirlemenin Amaçları;
 Hedef kitle neyi bilmek istiyor?
 Mesaj hedef kitlenin ilgisine göre nasıl biçimlendirilebilir?

HEDEF KİTLE BELİRLENMESİNDE ETKİLİ OLAN ÖZELLİKLER
 Kültür-Eğitim: Algı, Algının seviyelenmesi.
 Fiziksel Özellikler: İnsanların kullandıkları eşyalara benzer materyallerin kullanılması.
 Psikolojik Özellikler: Ruhsal olarak rahatsızlık vermeyecek betimlemelerin kullanılması.
 Sosyo-Ekonomik Konum: Kullanılan binanın tasarım ve teknolojik malzemelerinin hedef kitleyi rahatsız etmemesi.

HEDEF KİTLELERİN BELİRLENMESİ
 Demografik: Yaş, cinsiyet, gelir, eğitim, meslek, coğrafi yerleşim
 Psikografik: Öğrenme, güdülenme, algılama, alışkanlık
 Sosyolojik: Kültür, toplumsal sınıf, referans grupları

TAKTİKLER
 Stratejileri harekete geçirmek ve belirlenmiş amaca ulaşabilmek için spesifik aktiviteler gerçekleştirmek gerekir.
 Taktikler birincil ve ikincil düzeydeki hedef kitlelere ulaşmada iletişim araçlarının kullanımını içerir.

TAKTİKLERİN LİSTELENMESİ
 Taktiklerin listelenmesi işler oturmaya başladıktan sonra daha az enerji ve aktiviteyi gerektirir.

KAMPANYA UYGULAMA PROGRAMININ HAZIRLANMASI
 Sorumlu kişiler (aşamalar-faaliyetler)
 Ne, ne zaman? (doğru zamanlama)
 Bütçe (gerçekçi-uygulanabilir plan)
TAKVİM/ZAMAN TABLOSU
 Bir program planının zamanlamasında 3 önemli unsur:
– Kampanyanın ne zaman harekete geçirileceği
– Aktivitelerin hangi sırayla gerçekleştirileceği
– Sonuca varmak için tamamlanması gereken tüm adımların derlenmesi
Bir Kampanyanın Zamanlaması
 Program planlama çevresel durumların etkisi göz önünde bulundurularak yapılmalıdır.
 Belirlenmiş hedef kitle için anahtar kelimelerin en anlamlı olduğu zaman seçilmelidir.
Takvim Düzenlenmesi
 Taktiklerin bir çoğunun (haber duyurma, broşür hazırlanması vs) uzun zaman alacağı ve program bir çok taktiği içerdiği için her olayın bitiş tarihi ve oluş sırası önceden belirlenmelidir.

KAMPANYANIN UYGULAMA ÖNCESİ GÖZDEN GEÇİRİLMESİ
 Programda yer alan faaliyetlerin ve mesajların belirlenen amaçların gerçekleştirebilmesi açısından yeterliği ve etki düzeyinin önceden araştırılması
Bütçe
 Kurumlar genel bütçelerinin Halkla İlişkilere tahsis edecekleri kısmını belirleyebilmek için halkla ilişkiler sorumlularından program bütçesini belirlemelerini isterler.
Örn: 500$ broşürler, 1500$ seminerler...

UYGULAMA
 Seminerler,
 Fuar ve sergiler (katılma düzenleme)
 Gazete ve dergiler için kurumsal ilanlar
 Basın bültenlerinin dağıtımı,
 Video gösterimi

HAZIRLIKLAR
Bilgi birikimi
 İnsan gücü
 Araç gereç

KENDİ ÇALIŞANLARI DIŞINDA EKİPLER
H.İ. Biriminde Bilinmesi Gerekenler
 İşletmenin tarihçesi
 Organizasyon yapısı ve faaliyetleri
 Personele ilişkin bilgiler
 Müşteriler, aracılar, ortaklar, tedarikçiler
 Rakipleri ve rakiplerin Hİ faaliyetleri
 Geçmiş Hİ faaliyetleri

KİŞİLER ARASI İLETİŞİM
 Sözlü
– Dil
– Dil Ötesi
 Sözsüz
– Yüz ve beden
– Bedensel temas
– Mekan Kullanımı
– Araç Kullanımı

ETKİLİ İLETİŞİM
 Doğru zaman
 Nezaket ve esneklik
 Açık, Kesin, Uygulamaya yönelik davranış
 Güleryüzlü-uyumlu
 Sabırlı
 Dinleyen
 Emir değil Teklif eden
 Seçim hakkı tanıyan

DEĞERLENDİRME
 Hedefler ölçülebilir olmalıdırlar
 Değerlendirme kriterleri
– Gerçekçi
– Güvenilir
– Duruma özel
– Müşterilerin ve çalışanların beklentilerini destekleyecek türde olmalıdır

Değerlendirme
 Ürün/ Hizmet Ölçümü
 Mesajın Etkisinin Ölçümü
 Kitlenin Farkındalığının Ölçümü
 Kitlenin Yeni Tutumumun Ölçümü
 Kitlenin Davranış Biçiminin Ölçümü
 Bilgi verme amaçlı hedefler genellikle anahtar mesaj hakkında ne ölçüde söz edildiğinin derlenmesi ve analiz edilmesini gerektirir.
 Koveraj
 Ne kadar kişiye ulaşıldığıyla ilgili bazı ölçümler; kaç broşür dağıtıldığı, kaç kişinin semineri dinlemeye geldiği gibi rakamların belirlenmesi ise daha kolaydır.

Değerlendirme
 Motivasyonel hedefler ise müşteri sayısındaki ya da pazar payındaki büyüme gibi kıstaslarla değerlendirilebilir.
 Aynı zamanda çeşitli kıyaslama araştırmalarıyla insanların kampanyadan önceki ve sonraki algıları ölçülebilir.

HEDEF KİTLENİN BELİRLENMESİNİN AVANTAJLARI
 Müşteriler
 Hammadde ya da hizmet sağlayanlar (tedarikçiler).
 Rakipler
 Kaynak ve kredi sağlayanlar
 Düzenleyici ve denetleyiciler
 Yerel yönetimler
 Fikir liderleri
 Kamu yönetimi
 Siyasi partiler
 Meslek kuruluşları
 Sendikalar
 Dernek ve vakıflar
 Uluslar arası örgütler
 Potansiyel işgücü
 Çıkar sahipleri A) İşletme sahipleri B) Yönetim kurulu C) Çalışanlar D) Bayiler E) Toplumsal çevre

“ANTİK YUNAN (ATİNA) YAŞANTISINDA BİR GÜN” VE "ATİNALI KADINLAR"






Sabah

Eğitim;
Atina’da eğitim üç başlığa ayrılır ve bunların her biri kişiliğin bütünlüğünde önemli rol oynar. “arete” çevrilmesi olanaksız bir sözcüktür ve erdem ile verimli çalışmayı tanımlar, ancak bir bütün olarak öğretilemediğinden, alt gruplara bölünür. Grammatistes  üç konuyu öğretir (okuma, yazma ve aritmetik), kitharistes  müziği, paidotribes  ise fiziksel eğitimi verir.
Bu dönemde kitaplar birbirine dikilmiş sayfalardan oluşan Kodeks formunda olmayıp, uzayıp giden rulolar halindedir, bu nedenle de okunurken bir taraftan açılıp diğer taraftan sarılmaları gerekir. Bu özellik geriye dönülerek yapılacak kontrolleri zorlaştırsa da yunanlılar iyi eğitilmiş bir hafızaya sahiptirler.
İ.Ö. 5. yy’da Atina’da bilgi toplama işleminde değer dengesi gözlerden ziyade kulaklar lehine olmuştur.

Toprakta ki yaşam;
Klaros, yani babadan oğla kalan küçük toprak parçası, Antik Yunan’da arazi sahipliğinin en yaygın biçimiydi. Tarlanın tek çalışanı arazi sahibi ve ailesi olabilirdi. Kalori bakımından en önemli ürün tahıldı. Arpa, buğdayın sadece yarısı kadar yağış gerektirdiğinden en gözde üründü. Ayrıca en yaygın ürün zeytindi. Derin kökleri ve dar yapraklarıyla kurak iklim için çok uygundu. Yağı yemeklerde, aydınlatmada, hatta bir çeşit sabun olarak kullanılabiliyor, ayrıca Kırım ve Mısır gibi zeytinin yetişemediği bölgelere satılabiliyordu. Üstelik Yunan ekonomisinin başlıca ürünlerinden bir diğeri olan asmanın yanında yetişebiliyordu.

Sanayi, Zanaat ve Ticaret;
Tarımsal olmayan en yaygın uğraş madenlerdi. Bölgesel olarak demir cevheri Yunanistan’da bulunabiliyor, araç gereç ve silah yapmak için ergitilebiliyordu. Altın ve gümüş gibi değerli metaller devlet tarafından ücretli askerlerin maaşlarının ödenmesi gibi geniş çaplı girişimlerde ve özellikle geç altıncı yüzyıldan itibaren, sikkeden yağ üretimine kadar gündelik hayatta ihtiyaç duyulan bütün ticari işlerde kullanılıyordu.
Atina’nın kaydedilen en büyük atölyesinde 120 kişi kalkan yapıyordu. Atölyelerden birinde bıçak yapan 30 köle, diğerinde ise yatak yapan 20 marangoz çalışıyordu. Çömlekçiler mahallesi Keramikos’ta muhtemelen bir defada 200 işçiden fazla çalışan yoktu.
Gemilerle taşınan ürünlerin büyük bölümünü tahıllar oluşturmaktaydı.

Kölelik;
İnşaatçılık, madencilik ve imalat gibi birçok teşebbüste, evlerde hizmetçi ve toprak işinde, işgücünün çoğunu köleler oluşturuyordu. Kadın yada erkek bir köle, Yunanlı efendisi için çalışmaya başlamadan önce sarsıcı deneyimler yaşardı. Köleler sahipleri tarafından öyle hor kullanılırdı ki, hayattan hiçbir beklentileri kalmazdı. Yunanlıların köleleri işe almaları onların hem özgür bir adam hem de bir yunanlı olarak kimliklerini pekiştirirdi.

Yasa;
Her yıl 600 vatandaş jüride görev yapmak üzere seçilmekteydi. Atina’da rüşvete ve ahlak çöküşüne karşı duyulan paranoya nedeniyle jüri üyelerinin seçiminde son derece karmaşık bir yöntem geliştirilmişti, öyle ki seçimin rastgele yapılmasını sağlayan sistem, adeta bir langırt makinesi gibi çalışıyordu. Mahkemede bir gün geçirmeyi dileyenler, bu oyuna katılmalarını sağlayacak bronz kimlik kartlarını sıkı sıkı tutarak ve olabildiğince erken seçimin yapıldığı yere giderlerdi. Atinalılar kanunları çiğnemedikleri veya birbirlerini kanun önüne çıkarmadıkları zamanlarda, diğerlerinin bunu yapmasını izlemekten zevk alır ve onları yargılardı. Sıradan bir vatandaş kanun koyucu, jüri üyesi ve yargıçtı.  Bu milli saplantının çevresinde son derece iğrenç bir meslek oluştu: dalkavukluk yada muhbirlik; bu işte başarılı bir davacıdan maddi kazanç elde edilir veya dava açma karşılığı rüşvet alınırdı. Bu durum 4. yy’da öyle bir felakete dönüştü ki, mahkemeye kötü niyetle dava getiren herkesin cezalandırılmasını öngören bir kanun konuldu.

Davaların gündeme getirilmesi;
Her vatandaşın “ekklesia”  adı verilen halk meclisinde de (Atina yasal meclisi) konuşma hakkı olduğundan, dünyaya açılmak isteyen bir kişi için iyi konuşma yeteneği çok değerliydi. Rhetorik yani toplum önünde ikna edici ve güzel konuşma sanatı, Yunan dünyasında yüksek öğretimin odak noktasıdır: önemli olan ne söylendiği değil, nasıl söylendiğidir. Cahil bir boşboğaz “ekklesia”da susturulurken, rhetorik bir fantezinin aşırılıklarını kimse durdurmaz, karakterlerin yanlış kullanılması veya konu dışına çıkılması ise bir dava konusu olabilir.

Pano;
Eponymos Kahramanlar: üzerine askeri bildirilerin, “ekklesia”da tartışılacak kanunların, halk onurlandırmaları ile gelecek davaların yazıldığı panolar için bir ilan tahtası görevi görmekteydi. Pek çok zaman bu ilanların incelenip okunması kent sakinlerinin uğraşlarının başında gelmekteydi.

Savunma;
Atina’nın “güvenlik kuvvetleri” İskitli kölelerden oluşan okçulardı, hatta günümüzde oldukça önemli bir makam sayılan hazine memurluğunda çalışanlar da köleler arasından seçilmişti.
Vatandaşlık koşulu orduda görev yapmaktır.

Din;
Tanrıyla kişisel bir ilişkiden çok bir törenin kurallarını yerine getirmek şeklinde görülür. Profesyonel din adamlığı sistemi olmadığı için erkekler, kadınlar ve hatta çocuklar aile ve devlet adına dini roller üstlenebilmektedirler. Yunanlılar boş inançların son derece etkisinde kalmış bir toplumdur ve bu nedenle falcılarla sihirbaz büyücülere de sık sık başvurulur.

Kullanılan Saat;
Su saati ve güneş saatidir. Klepsydra Kaynağı  sadece Ktesibios su saatine değil (saat bu iş için çok ağırdır) aynı zamanda mahkeme salonlarının konuşma sürelerinin ayarlanması işine de adını verir. Bu işlemde iki pişmiş toprak vazo kullanılır ve su yukarıda ki kapta bulunan bir akıtacaktan aşağıdakine dökülür; deneyimli bir konuşmacı sadece ne kadar süre geçtiğini anlamakla kalmaz, suyun akış açısına göre ne zaman duracağını da bilir.
Yunanlılar zamanı ifade etmek için genelde gölgelerin uzunluğunu kullanırlardı; bu ya yerdeki gölgeye bakılarak veya değişik büyüklüklerdeki güneş saatleri  yardımıyla yapılırdı. Doğa filozofu Anaksimandros, erken 6. yy’da Sparta’da, Yunanistan için ilk güneş saatini kurmuştu. Bu yassı güneş saati, alışageldiğimiz türden olup, aslında bilinen türlerden sadece birisidir.
İ.Ö. 2. yy’da Hipparkhos günü 24 eşit saate bölene kadar böyle bir anlayış yoktu.
Yunanlılar bir günü, resmi nedenlerle, güneşin bir batışından diğerine geçen zamanlarla ölçerlerdi (Romalılar ise bizim yaptığımız gibi yeni günü gece yarısı başlatırlardı).

Erkeklerin günlük yaşantıları;
Kölelere dayalı bir ekonomi ve kadınların ev için gerekli üretimi yapmaları sayesinde erkeklerin zevk ve eğlenceye ayıracakları zaman hayal edebileceğimizden çok daha fazla idi; böylece kent yaşantısının merkezi ve pazaryeri olan “agora”ya berberin, parfümcünün dükkânına, doktorun muayenehanesine veya eczaneye, güreş alanına, hamama veya ayakkabıcıya takılıyor, çene çalıyorlardı. Atinalı erkeklerin zamanının büyük bölümünü işgal eden de zaten u kent yaşantısı idi. Hatta o kadarki bu çok sık gidilen yerlerden birinin tam konumunu bile biliyoruz. Sokrates’in bir ayakkabı tamircisi olan Simon’un dükkanına sıkça uğradığı bilinmektedir ve Atina Agorası’nda da büyük olasılıkla bu dükkan olduğu düşünülen bir mekan saptanmıştır.
Ulaşım;
Coğrafyanın engebeli oluşu tekerlekli araçlarla ulaşımı olanaksız hale getirir, bu yüzdende ticari ulaşım karayolu yerine denizden yapılır. Yüklenmiş hayvanlar, manda veya eşekler küçük miktardaki yükleri taşıyabilir; at ise Yunan dünyasında çok pahalıdır ve zenginlere has bir hayvandır. Atlara nal takılmadığı için uzun yolculuklarda ve kayalık olan dağlık bölgelerde kullanılmazlar. Ata binmekte çok kolay sayılmaz, zira Yunanlılar eyer kullanmaz ve bu nedenle de kızgın atların hışmından ve ısırmaya olan düşkünlüklerinden kurtulmaları oldukça zordur. Arabanın asıl değeri yarış kazanmak veya arabaya binerken kentte görülmek gibi işin gösterişindedir, yoksa uzun mesafe yolculukları veya savaş araçları olarak işe yaramazlar.

Koşucular;
Atletler kronometreye karşı yarışmaz, sadece kazanmak için koşarlardı.
Bir yerlere ulaşma sorunu nedeniyle, haberci olarak biniciler yerine kullanılan koşucular ortaya çıkar. Bunlara örnek olarak ilk maraton koşusunu gerçekleştiren Pheidippides  verilebilir, o maraton zaferini Atina’ya haber vermek için koşar.

Çeşmeler;
Sütunlu cepheler, hayvan başı şeklinde  (özellikle aslan başı) su olukları çok yaygındır.
İlk yapılan çeşme Peisistratos dönemine tarihlenen güneydoğu çeşme binası Enneakraunos olabilir, bu dokuz oluklu çeşme yapısı Peisistratos veya onun oğullarından biri inşa ettirmiştir. Atina’daki çeşme binaları içinde en ünlüsü olup, antik dönemde büyük hayranlık uyandıran bu çeşme yapısının suyu dinsel nedenlerle seçilmiştir. Genç kızların evlenmeden önceki banyolarında kullanacakları su, Loutrophoros adı verilen uzun boyunlu ve karınlı bir vazo yardımıyla bu çeşmeden alınmaktaydı.
Kanallar kesme kaya veya taş örgüsü tarzındadırlar, su ise pişmiş toprak borularla taşınır; zaten kanaletler ve su boruları için alışılan malzeme pişmiş topraktır. Su kente geldikten sonra çeşme binalarından akıyordu, bu aynı doğal kaynaklardan gelen su gibiydi. Ancak Atina’da Pompeii gibi Roma kentlerinden bildiğimiz kamuya açık çok sayıda çeşme yoktu. İki önemli çeşme binası Agora’nın güneydoğu ve güneybatı köşelerinde yer alırken, bir tane de Dipylon kapısına inşa edilmişti.

Tuvalet;
Antik Yunan’da kanalizasyon sistemi hiçbir zaman Romalıların bu konuda ulaştığı düzeye gelememiştir. Ne güzel halk tuvaletleri, ne de evlere akan su vardır. Hesiodos’de kişinin kendisini nasıl rahatlatacağı konusunda tavsiyelerde bulunur. Tuvalet yapılırken yüzü güneşe vermek veya gece yol üstünü kullanmak doğru değildir. Daha varlıklı bir evde ise mutfak veya banyonun atıklarını boşaltacak bir kanal bulunabilmektedir, ancak bu kez de sokaklardaki birikintileri kaldırmak için gübre arabalarına gereksinim duyulur. Yunanlıların toprakları oldukça verimsiz olduğundan, bu atıklar gübre olarak değerlendirilmekte idi.
“Amis” pişmiş toprak ve metalden yapılmış olup evde kullanılan pek çok kap kacağın asıldığı duvardaki yerini alması için birde kulpa sahipti ve erkeklere özgüydü. Kadınlar ise “skaphion” adı verilen ve kullanımı daha kolay kayık şeklinde bir kap kullanırlar. Tuvalet kağıdının Yunanlılarda ki karşılığı ise süngerdir (herkes kendi süngerini yanında taşır) bunlardan en ünlüsü dehşete düşen Dionysos’un tanrısal poposunun temizlenmesinde kölesi tarafından kullanılan süngerdir ve Aristophones’in “Arılar” adlı eserinde anlatılır. Bebekler için pişmiş toprak lazımlık ve yüksek sandalye kullanılır,  bu araçlar duvar resimlerinden bilinmektedir ve özgün bir örneği de Atina’daki Agora Müzesi’nde yer almaktadır. Atina’da halk tuvaletlerine ait ipuçları çok azdır.

Ayakkabıcılık;
Eukharides ressamı tarafından siyah figür tekniğinde boyanmış bir “pelike” de ise masanın üzerine çıkmış genç bir müşteri görülmektedir; sahnede ayakkabıcı müşterinin ayak kalıbını çıkarır. Bu sırada sonraki müşteri veya belki de çocuğun babası beklemekte, kuşkusuz konuşacak pek çok konu bulmaktadırlar.
Yunanlılar değişik pek çok ayakkabı giymekteydiler. Bağcıklı, hafif ve ağır sandaletlerden bazıları karmaşık süslemelere sahipti, basit ve ayak başparmağına geçirilen sandaletler, kapalı ayakkabılar ve botlar ise bağcıklı veya hemen ayağa geçirilir şekilde yapılmışlardı.

Bebek oyuncakları ve biberon;
Pişmiş topraktan yapılan daha yakın dönemlerde kullanılan muz şeklindeki biberonun orta kısmında bir doldurma deliği vardır. Ancak yumuşak bir emzik için gerekli olan günümüzün kauçuk malzemesi bulunmadığı için, çocuk bu pişmiş toprak emzikten sıvıyı çekmek için elinden geleni yapmak zorunda kalır. Bir başka çeşit biberon ise ağzı bulunmayan bir çaydanlığı andırır.

Dinlenme yerleri;
Gün boyunca çene çalan, salınarak dolaşan ve olduğu yerde sayan kalabalığın ihtiyaçlarını mükemmel bir şekilde cevap verecek şekilde planlanmıştır.  Stao üzeri çatıyla örtülmüş bir sütun sırasıdır; yürümek, konuşmak ve buluşmak için havadar ve gölgeli bir mekan sağlar veya dükkanların önünde bir sığınak oluşturur.



Öğleden Sonra
Günümüzdeki bir yunanlı köylüde Antik dönemdeki atalarınınkinden farklı olmayan bir öğle yemeğinin başına oturur; ekmek, keçi peyniri, zeytin veya incir, su ve şarapla mideye indirilir. Yunanistan’da yazların sıcağı ve öğleden sonra palaistra’da yapılan fiziksel egzersizler göz önüne alındığında ağır bir öğle yemeğinin sağlıksız olacağı da açıktır. Kuşkusuz oynanan başka oyunlarda vardır. Aşık özellikle kadınlar tarafından Roma döneminde bile çok sevilen bir oyundu. Aşık kemikleri havaya fırlatılır ve elin tersi ile yakalanmaya çalışılırdı. Bu kemikler oyun zarı olarak ta kullanılmaktaydılar, üzerine düştükleri aşık yüzeyi yapılan sayıyı göstermekteydi. Bu arada oyun tahtası üzerinde oynanan oyunlarda bulunmaktaydı . Gymnasia’da gerçekleştirilen güreşler, boks turnuvaları ve araba yarışları savaşa hazırlık için yapılabilecek vazgeçilemez egzersizlerden sayılabilir.  Bu oyun alanları kuşkusuz aşık olmak için de mükemmel bir yerdir. Eşcinsellik hoş görülmese ve yerilse bile, yaşlı erkekler ve delikanlılar arasında ki ilişkiler anormal ve beklenmedik değildir, hatta açıkça dile getirilmese de yetişme sürecinin bir parçası sayılır. Genç bir erkeğin, daha yaşlı bir hayranının dikkatini çekememesi utanç verici bir durumdur, zira ilgilenme nedeni her ne kadar erotik olsa da, yaşlı erkeğin akıl hocalığı yapacağı da göz önüne alınmalıdır. Eşcinsellik Yunan dünyasında o denli yaygın ve her gün karşılaşılan bir kavramdır ki, yeri ve önemi tam olarak bilinmeksizin bu dünyanın anlaşılması da mümkün olmaz.

Akşam
Atinalıların yolunu tuttukları ev çok geniş ve lüks olacağa benzemez. Evlerin duvarları taş temel üzerine kerpiçten yapılmıştır. Ev içeriye bir avluya bakar. Atinalıların mobilyaları sandalye, tabure, yemek ve uyumak için kullanılan hafif divanlar ile masalardan oluşur . Akşam eğlencelerinden biri olan Kottabos oyunu  iki genç ziyafet konuğunun birbirlerine olan yoğun ilgisi bu dönemin Yunan dünyasını yansıtmaktadır.
Akşam yemeğini pişirmesi için kiralanan aşçının yerde duran ocak veya mangalın önünde oturarak veya çömelerek çalıştığı anlaşılmaktadır . Kiralanan aşçılar yetenekleri ile övünürlerdi ve yemek kitapları yazılmaya başlanmıştı. Bunların ele geçebilen en erken örneği ise Sicilya Yunancası ile yazılmış olan Arkhesratos’a ait kitaptır. Yemekler üzerine yazdığı didaktik şiir daha çok “Yunan Dünyası için Rehber Kitap” gibidir ve başlığı “Lüks Yaşam” veya “İyi Yaşam” olarak çevrilebilir. Şiirde balığın nasıl pişirilebileceğinden ziyade nerede bulunabileceğiyle ilgilidir.
Eğer akşam yemeği tamamen aileyi ilgilendiren bir buluşma değilse kadınlar sofrada yer almazlar, sofraya kabul edilmişlerse de erkekler gibi uzanarak değil, erkek çocuklar gibi oturarak yemek yerler.
Akşam iki ana bölümden oluşur, deipnon  yani asıl akşam yemeği ve symposion  yani içki partisi. Atinalılar aslında yeme içme konusunda azla yetinen bir toplum olarak ünlemişlerdir. Akşam yemeği şunlardan oluşur; sarımsaklı mezeler içeren bir tepsi, deniz kestanesi, bir tür şaraplı pasta, midye ve istiridye ve mersin balığı.
İkinci kısım önce iştah açıcılarla başlar, sonra ana yemekler yenilir, ardından eller yıkanır, koku ve çelenkler sunulur ve her akşam yemeğinde günlük tapınmanın bir parçası olan ilahiler seslendirilir. Son olarak da akşamın asıl önemli işi olan içki içme faslı başlar. Akşamın içkili kısmının alışılmış eşlikçileri ise meyve ve pastalardır, ayrıca leblebi gibi lezzetli çerezler de sofrada ki yerini alır. Eğer çok içki içilirse sonucuna da katlanılır .

Kadınlar
Lirik ozan “Lesboslu Sappho”  en ünlü kadın yazardı. Ancak her türde edebiyat eserinin büyük bir çoğunluğu erkekler tarafından, erkekler için ve erkekler hakkında yazılmıştır.
Vatandaş ailelerin kadınları ise sadece vatandaşlığı nakleden kişilerdi, kendileri bu hakka sahip olmadıkları gibi mal varlıkları da yoktu, kişilik hakları için yasaya başvuramazlar ve politik yaşamda yer alamazlardı.
Dükkânları çekip çevirmek ve erkekleri eğlendirmek kadınların görevlerinden bir kaçıydı.
Kocasıyla paylaştığı yatağından kalktıktan ve uyurken kullanılan örtüleri birer giysiye dönüştürdükten sonra kadın, ilgilenmesi gereken ev halkını düşünmeye başlar.
Evin hanımı çocukların bakımı ile uğraşır ve evdeki hizmetkarları denetler. Bebeği daima yanındadır.
Bir kadın için en onur verici olan kendisi hakkında hiç konuşulmasıdır. Bir kadından adını vererek bahsetmek kabalıktı. Bir eşin en önemli görevlerinden birisi de kumaş dokumaktı , bunlar sadece giysiler değil, mobilya örtüleri ve duvarlara asılan tekstilleridir. Günlük işler içinde kadının en büyük zamanını harcadığı uğraş ev halkı için giysi üretimidir.
Evde kalmak zorunda olan iyi eş, yün eğirmek, dokuma yapmak, hizmetkar ve kilerleri denetlemekle meşguldür. Eğer evin erkekleri öğle vakti mahkemeden, meclisten (ekklesia), agora veya derslerden eve dönmeyi tercih ederse onlar için hafif bir öğle yemeği hazırlatır.
Praksadora uykuda olan kocasının giysilerini erkenden giyinmiş olarak evden sıvışır ve Meclise erkek kılığında katılır. Her biri diğerinin giysilerine rahatlıkla ulaşabilmektedir. Verilere göre Atinalılar çıplak uyumaktadırlar, örneğin güvensiz bir kişi olan Theophrastos kalkar ve evin etrafında bir tur atarak koşar, karısının para kutusunu kilitleyip kilitlemediğini kontrol eder. Her yeri kapar ve ön kapıyı sürgülerdi. Günlük giysiler aynı zamanda örtü olarak ta kullanılırdı, böylece Praksadora kendi giysilerini kocasınınkilerle değiştirebilmiş ve onu da eline ilk hamlede geçen giysileri kullanmak zorunda bırakmıştır.
Yunan festivalleri içinde en yaygın kutlanan Thesmophoria’ya  sadece kadınlar katılırdı. Üç gün süren Atina’daki ayinlerde kadınlar erkeklerin göremeyecekleri bir mabede çekilirlerdi. Domuz yavruları kurban edilirdi. Ritüellerde erkek müstehcenliğinin kötü ve zararlı yönlerinin açığa vurulduğu hikayeler ile törenlerin huzurunun kaçırmaya yeltenen erkeklerin hadım edilmesiyle ilgili efsaneler eşlik ederdi.

Makyaj;
Her ne kadar eşlerini daima memnun etmese de kadınlar, çekiciliklerini arttırmak için makyaja da önem verirlerdi. Makyaj yapan kadınlar için pek çok kötü söz söylenmiştir. Iskhomakhos, bir kadını sabah giyinirken, terlerken yada hamamda gören birinin  onun hakkında hiçbir hayal kuramayacağını söyler. Bazı Yunan kozmetik ürünleri zararsız, bazıları son derece mide bulandırıcı, bazıları da alabildiğine tehlikeliydi. Beyaz kurşun cildin rengini açmak için, kırmızı kurşun ise ruj olarak kullanılırken, bunların her ikisi de cilde zarar verir ve hatta uzun süre kullanıldıklarında ölümcül olabilirdi. Dairesel noktalar şeklinde uygulanan bir başka ruj ise kızılcık otu ve dut gibi bitkilerden elde edilmekte idi. Kaşlar kandil isi ile koyulaştırılır. Kaşların ortada buluşması ise bir güzellik işareti sayılırdı. Saç filesi veya düz bir kumaş, hatta altın bir tel saçı toplamaktaydı. Bir kadın için en büyük zafer, başında taşıdığı diademdir.

Kadın Yazarlar;
Lesboslu Sappho: lesbos adasında yaşayan Sappho, antik yunanda ilk ve en önemli kadın şairlerinden biridir. Şiirlerinde güzellik, evlilik, ayrılık ve kadınlar arası aşktan bahseder. M.Ö. 7. yy'da yaşayan bir kadın için şiir yazmak son derece zor bir iş. Hele ki, bu kadın Sappho gibi asil bir ailenin kızıysa. Ama Sappho'nun şiirleri öylesine etkileyici yazıldığı ve sıradışı bir ritme sahip olduğu için, ünü yüzyıllarca sürmüş ve bir çok kişiyi etkilemiştir.
Güzelliği; vazolara, mühürlere konu olan Sappho, Solon ve Platon gibi kendine hayran olanlar tarafından "Onuncu Muse" die adlandırılmıştır. Bir çok romalı şairi etkilemiştir Sappho. Kesin olarak bilinmese de, Sappho'nun lesbos adasında bir çeşit kız yetiştirme yurdunu yönettiği düşünülüyor. Bu yurtta kızlar ailelerinden uzak bir yerde evliliğe ve ev hanımlığına hazırlanıyorlardı. Burada din ve sanat derslerinin yanında, dans etmek ve şarkı söylemek de öğretiliyor. Sappho, burada okuduğu şiirlerle genç kızların sanatsal eğitimine katkıda bulunuyordu. Bu çevreler içinde Sappho'nun şiirlerinde belirlenen homo-erotik ilişkilerin olup olmadığı bilinmiyor (Erkek çocuk eğitiminde de bu olay alışılmamış bir durum değildir zaten) . Şiirlerindeki iması, tutkusu ve şanı, hayatı hakkında ateşli destanlara yol açmıştır. Diğer yandan Sappho'nun bir balıkçıya duyduğu karşılıksız aşk yüzünden intihar ettiği söylenir.

uçuşan sözlerle
şarkıma başlarım
ben..

tanrılar korusun seni.
iyi yürekli,bir sevgilinin kollarında uyu.

ey altın saclı afrodit!
kaç kez yakarmisimdir.
benim alın yazım da
öyle olsun diye!

gene eros,
elimi kolumu çözen.
hem tatlı, hem acı eros,
o karşı gelinmez yaratık,
sarsıyor beni.
"aşık mıydım neydim...


Sappho kırklı yaşlarında kendisinden çok daha genç bir erkeğe aşıktı ve bu aşk nedeniyle kendisini kayalardan aşağı atarak intihar etti.

Damophile Yunan kadın şair. Güney doğu anadolu da yaşadı. Sappho’nun öğrencisi ve arkadaşıdır.ilahiler ve aşk türküleri yazdı.

ANISH KAPOOR'UN CLOUD GATE İSİMLİ ANIT HEYKELİ


 
21. yy sanatçılarından olan Anish Kapoor, 12 Mart 1954 Bombai doğumlu Hint asıllı İngiliz bir heykeltıraştır. Çalışmalarında doğduğu kentin kültüründen izler yansıtan heykeltıraş, çoğunlukla anıtsal boyutlarda heykeller üretmektedir. Bu çalışmalar ister meydanlarda, ister bina içerisindeki sergi alanlarında olsun anıtsal boyutundan eksiklikler taşımaz. Tamamen yüceleştirilmiş ve devasalaştırılmış heykellerdir bunlar. Sanatçının, “zihinlerde yer etme” ve “kalıcı olma” çabası gösteren eserleri minimal açıdan irdelendiğinde ise sorgusallığı gündeme getirmektedir.

Her zaman meydanlarda görmeye alıştığımız anıt heykellerin altında bulunan kaidenin minimal yaklaşım ile ortadan kaldırılması sanatçının bu tarz heykellerinin de ifade biçimini oluşturmaktadır. Bu düşünceyle tasarladığı heykeller izleyenleri etkilerken, aynı zamanda da zihinlerde kalmakta ve kendini unutturmamaktadır. Yaşadığımız güncel sorunların ortaya çıkardığı yaşam koşulları ve halk olarak birbirimizle olan iletişim boyutumuzu sanatçının eserlerinde görebilmekteyiz. Bu izler; hem aramızdaki sorunların sonucunda oluşan uzaklık, hem de birbirimize olan ihtiyaçla ortaya çıkan bilinçli yakınlaşmalardır. Sanatçıya göre; aslında önemli olan tek şey herkesin bir arada olmasıdır. Çünkü her şey birlikte iken anlamlı olur ve bir özellik kazanır. Ayrıca eserlerinde kullandığı renkler ise Hindistan kültürünün bir parçası olan ipek ve kumaş boyama sanatında kullanılan renk pigmentleridir. Üretmiş olduğu eserlerinde kendine ait bir renk seçiminde bulunan sanatçı genellikle kırmızıya çalan mor rengi kullanmaktadır. Bu renk ya sıkıştırılmış bir toz küresi ya da farklı noktalardan bağlanarak gerilmiş bezlerle tasarlanmış heykeller olarak karşımıza çıkmaktadır. Diğer etkili çalışmalarında ise malzeme olarak paslanmaz çelik plakalar kullanmaktadır.

Bu malzeme ile tasarladığı heykelleri; izleyiciler ile yerleştirildiği mekanı bir araya getiren ve kendi üzerinde toplayan bir özelliğe sahiptir. Sanatçının bu bağlamda bir anlam vererek tasarlamış olduğu 10m X 20m X 13m ölçülerinde ve 100 ton ağırlığında olan Cloud Gate (Bulut Kapısı 2004) isimli heykeli, Chicago’da bulunan Millennium Park’a yerleştirilmiştir. Bu bağlamda tasarlanan Cloud Gate isimli soyut heykelin devasa olması izleyiciyi kendinden uzaklaştırmamış aksine herkesi bir araya getirmiştir. Sanatçı bu eseri ile izleyenlerde bir şaşkınlık yaratmakta ve ayrıca izleyeni de tasarısının içerisine dahil etmektedir. Sanatçının tasarladığı bu heykel hiçbir sanatçının eserine benzememekte ve sanatçının kendisine ait tarzı da yansıtmaktadır. Heykeli görenlerin zihninde ilk olarak eserin sahibi ve tasarısı ile olan ilişkisi canlanmaktadır. Daha sonra ise sanatçının bu eseri ile izleyenlere ne anlatmak istediği akıllarda şekillenmektedir. Yerleştirildiği alan ile heykelin geometrik tasarımının uyumluluğu bu anlatımın şekillenmesini destekleyen olumlu bir sonuçtur. Bu çevresel uyumluluk ise sanatçının eseri ile anlatmak istediği konuyu veya karşı duruşunu kolaylaştırmaktadır. Ayrıca sanatçının eserini yerleştireceği alanın kültürel geçmişini bilişiyle de çevresine duyarlı bir kişiliğe sahip olduğunu kanıtlamaktadır. Bu duyarlılıkla oluşturduğu heykelinde malzeme olarak çelik konstrüksiyonlar üzerine paslanmaz levhalar kullanan sanatçı bu heykeli ile bir saydamlık ve bir bütünlük sağlamak istemiştir.

Etkileşimli bir sanat eseri tasarlayan Kapoor, çok değerli bir eseri insanların ulaşabileceği bir yakınlığa ve merkezi bir alana yerleştirmiştir. Seçmiş olduğu bu yöntem ile izleyicinin de sanat eserine dahil edildiği bir sergileme yolu seçen sanatçı bir nevi sanatın insan için var olduğunu da savunur gibidir. Sanatçının tasarladığı bu heykel diğer sanatçıların heykelleri ile kıyaslandığında ise çok farklı bir yön fark edilmektedir. Bu fark özellikle aynı dönemde üretilmiş farklı sanatçılara ait eserlerden daha etkili ve dikkat çekici olmasıdır. Heykelin hem fiziksel yapısı hem de sanatçının heykele kattığı anlam çok önemlidir. Burada, izleyenlerin heykele her baktığında kendi yansımasını görmesi ve kendiyle heykel arasında bir bağ kurması sağlanmaktadır. Her yansıma bir varoluş kanıtı gibi izleyenlerin gözleri önünde an ve an kanıtlanmaktadır. Yani, ben varım ve bir birey olarak burada bana ait bir yer var düşüncesinin oluşmasını sağlamaktadır. Bu varoluş ise tek başına olmamaktadır. Birden fazla insanın bir arada olduğunu ve birbirlerini tamamladıklarını göstermektedir. Ayrıca yaşadığımız evrenin birer parçası olduğumuzu ve ayrı kalamayacağımızı da bizlere anlatır niteliktedir. Heykel geometrik yapısı ve saydamlığı sayesinde bir çukur ayna görevi görürcesine her şeyi kendi üzerinde toplamaktadır. Yumuşak kıvrımlı dinamik yapısı ile de hiçbir yansımayı üzerinde sabit tutmamakta ve sürekli hareket ettirmektedir. Çünkü heykele bakanların kendi yansımalarının yanı sıra yaşadıkları alanın yansımasını da heykel üzerinde görmesi her şeyin bir bütünün parçaları olduğunu ve biri olmazsa diğerinin bir anlamı olamayacağını düşündürmektedir. Dolayısı ile sanatçı tasarladığı heykel ile izleyenlere farklı bir dünya sunarak farklı hisler tattırmaktadır. Tasarımının özelliği sayesinde gökyüzünü heykelinin üzerine; izleyenlerin ulaşabileceği ve dokunabileceği bir düzeye getirmektedir. Doğal yollarla ulaşamadıklarımızı tasarladığı heykel ile ulaşılır hale getirmektedir. Gökyüzünü, bulutları ve güneşi heykelini izleyenler ile buluşturmaktadır. Gökyüzünün ve bulutların dokunabileceğimiz birer nesne olduğunu bizlere anlatmaktadır. Ayrıca, heykelini yerleştirdiği alana değer katan ve heykel ile mekan arasında olumlu bir ilişki kuran sanatçı, kompozisyon olarak oranlı ve dengeli bir tasarım üretmiştir. Devasa görünümüyle rahatsızlık vermemiş aksine izleyenlerde merak uyandırmış ve kendine doğru bir çekim alanı oluşturmuştur. Günün ilerleyen saatlerinde heykelin aydınlığının yapay ışıklarla desteklenmesi ve paralel olarak değişen aydınlık düzeyleri izleyenlere farklı bir dünyanın kapılarını açar niteliktedir. Sanat eserinin üretildiği andan itibaren bir ruh kazandığı ve izleyenlerle buluştuğu sürece canlılığını koruduğu bu heykel ile kanıtlanmaktadır. Her an yaşayan ve her an çevresindekileri şaşırtan bir heykeldir bu.

Sanatçı Cloud Gate isimli heykeli sayesinde ulaşılmaz olan biricik sanatı artık insanların hizmetine sokmuş ve sanat ona göre şekillenmiştir. Dolayısı ile burada ki heykel herkes tarafından kabul edilmiş ve yerleştirildiği alanın simgesi olmuştur.